11-13-2024, 11:50 PM
MUTEŞABİH AYETLER TEVİL EDİLEMEZ
(Bu ayetlerin tevilinde : elden maksat ALLAH’ın kudreti , yahut nimetidir , denilemez. Zira bu türlü tevillerde ALLAH’ın sıfatlarını iptal vardır. ALLAH’ın sıfatlarını iptal ise Kaderiye ve Mutezile taifesinin sözleridir. Lakin ALLAH’ın eli , keyfiyetsiz olarak sıfatıdır. ALLAH’ın gazab ve rızası da yine keyfiyetsiz olarak ALLAH’ın sıfatlarıdır.)
Yani bu sıfatların nasıl olduğunu biz bilmeyiz , ancak ALLAH kendisi bilir .
“El” sözü için olduğu gibi ALLAH’a izafe edilen “yüz” sıfatı için de ALLAH tealanın zatıdır , ayn sözünden maksat , görmesidir , Arş üzerinde durmasından maksat da Arş’ı istila etmesidir, (kaplamasıdır) denilemez. Bu ayetler tevil edilemez. Çünkü Cenabı ALLAH özellikle bu kelimeleri kullanmış , bunların yerine , kudret , nimet, görme ve istila kelimelerini zikretmemiştir .
Doğrusu Cenabı ALLAH el kelimesinden nimet ve kudret gibi iki manadan başkasını kasdetmiştir. Bu sıfatlar ALLAH hakkında muteşabih sıfatlardandır. İmam Azam da Cumhur-u Selefe uyarak aynı görüşe katılmıştır. Ondan sonra gelen ilim adamları da ona uymuşlardır . ALLAH Tealanın gadab ve rıza sıfatlarından gazabı ve intikamı dilemek , rızası ile nimet vermeyi dilemek kastedilmiştir , tarzında tevil yapılamaz . Bunlardan maksat , esas konuluş gayeleri olan nimet ve azabtır .
Fahr’ul-İslam demiştir ki : ALLAH için , el ve yüz isnat etmek bize göre haktır . Bu el ve yüz aslı ile bilinen ve vasfı ile müteşabih olan sıfatlardır.
Vasfını yapmaktan aciz olduğundan dolayı bu sıfatların aslını ALLAH hakkında iptal etmek caiz değildir . İşte Mutezile bu yönden sapımıştır .
Zira onlar , makul bir şekilde sıfatların vasfını bilmedikleri için bu sıfatların asıllarını da reddetmişlerdir. Bu şekilde onlar da ALLAH’ın sıfatlarını inkar ve tatil edenlerden oldular.
Şems’ul-Eimme Serahsi de bu noktayı zikrettikten sonra şöyle diyor :
“Ehl-i Sünnet vel Cemaat , nalsa , yani kati ayetler ve kesin delaletlerle bilinen aslı iptal ettiler , sıfatların aslını iptal ettiler , fakat muteşabih olan keyfiyeti üzerinde ise bir şey söylemeyip sustular. Bununla beraber sıfatların keyfiyetini aramakla meşgul olmayı caiz görmediler. Nitekim Yüce ALLAH , gerçek bilgi sahiplerini şu şekilde vasıflandırmaktadır :
فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ
مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ
وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ{7
Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun muteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini ALLAH'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler.Bunları ancak aklı tam olanlar iyice düşünür . (Âl-i İmran 7)
İmam Serahsi’nin sözü burada sona ermiştir. Ramuz’ul-Ahadis’de de rivayet edilen müteşabih ibareli hadisler bulunmaktadır . Bu hadislerden bazıları şunlardır :
“ALLAH teala , Adem aleyhisselam’ı , yeryüzünün her tarafından aldığı bir tutam topraktan yarattı . Toprağı muhtelif sularla yoğurdu , tesviye etti , ruh üfledi ve böylece cansız bir varlık iken hassas bir hayat sahibi varlık haline getirdi“
(Buhari , Enbiye , bab: 1 ; Ahmed b. Hanbel , Musned , C.1 s.251)
Muslim’de rivayet edildiğine göre , Peygamber şöyle buyurdu :
“Ademoğullarının kalbleri Cebbar olan ALLAH’ın iki parmağı arasında tek bir kalb gibidir. ALLAH onu dilediği tarafa çevirir.”
(Ahmed b. Hanbel , Musned , c. II, s.173)
“Kıyamet gününde Cehennem , daha var mıdır? diyecek. Öyle ki Rab Teala ayağını Cehennem üzerine koyacak ve ateşler büzülecek .Sonra Cehennem : Asla , asla , diyecek .. “
(Buhari , c. VIII, s. 225)
“ALLAH teala , gündüzün günah işleyenlerin tevbe etmeleri için , gece vakti elini açar ; gece günah işleyenlerin tevbe etmesi için de gündüzün elini açar. Ta güneş batısından doğuncaya kadar...”
(Muslim , c. IV, s. 2113 , K.Tevbe)
İbn-i Abbas (r.anhuma)'dan rivayetle:
“Hacer’ul Esved ALLAH’ın yeryüzündeki sağ elidir. Onun vasıtasıyla ALLAH Teala kulları ile tokalaşır.”
(Câmiu's-sağir: 1 / 161; Kenzu’l-ummal, hadis no: 34744; en – Nihaye fi Carib’i il hadis, c. V., s. 300)
Biz deriz ki: Bu bir misal ve benzetmedir. Bunun aslı şudur:
Hükümdar biriyle (tokalaşıp) musafaha ettiğinde.insanlar da onun elini öper. Sanki Hacer-i Esved de Allah için, hükümdarın sağ eli mesabesindedir. Ona el sürülür ve öpülür.
Âişe'nin de şöyle dediği bana ulaştı: Allah (c.c.) Âdem oğullarından misak (bağlılık ahdi) aldığı ve onları "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diyerek, nefisleri üzerine şahid kıldığı. Onlar da "Evet (Sen bizim Rabbimizsin)" dediği zaman bu misakı Hacer-i Esved'in içine koymuştur.
İnsanların (Hac esnasında Hacer'i) istilam eder (el sürer) ken: "Sana inanarak ve ahdini yerine getirerek..." dediklerini duymadın mı? Bunun mânası "Sana verdiğimiz sözü (ahdi) yerine getirdik. Şubhesiz Rabbimiz Sen'sin sen!"demektir. Böyle söylenmesinin sebebi şudur: Cahiliyye devrinde de Hacer'i islam ederler (el sürerler)di. Fakat onlar muşrik idiler ve Hacer'i hakkıyla istilam etmiyorlardı. Çünkü onlar kâfir idiler
(İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 334-335)
Ebu Hurayra’den merfu olarak rivayet edilen bir hadis-i şerifte’de :
“Kim Hacer’ul- Esved ‘e yaklaşırsa , ALLAHın eline yaklaşmış gibidir.”
(İbn Mace , c. II,s 986 ; H. No: 2557)
İmam Azam Ebu Hanife’den: “ALLAH teala gökten iner” şeklinde rivayet edilen hadis-i şeriften sorulunca , “keyfiyetsiz olarak iner” cevabını verdi .
Başka bir hadis-i şerifte’de Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Şubhesiz Cenabı ALLAH Adem aleyhisselamı kendi sureti üzerine yaratmıştır, yahut Rahmanın suretinde yaratmıştır .”
(Buhari , c .V , s. 125 , İstizab 1)
Bu ve buna benzer hadis-i şeriflerin zahiri manası üzerine bırakılması gerekir. Bunların durumu , tevili , söyleyene bırakılır. ALLAH Teala ise azalardan ve yaratılmışların sıfatlarına benzemekten beridir.
İmam Azam Ebu Hanife , “ El-Vasiyye” adlı kitabında şöyle diyor :
“Biz ikrar ederiz ki ALLAH Teala ihtiyaç olmaksızın Arş üzerinde durmaktadır. O’nun istikrarı Arş üzerindedir. Arş’ı ve Arş’tan başka her şeyi koruyan da ALLAH Teala’dır. ALLAH teala , başkasına muhtaç olsaydı yaratılmışlar gibi , bu alemi yaratmaya ve idare etmeye kadir olamazdı. ALLAH eğer oturmaya ve bir yerde kararlaşmaya muhtaç olsaydı , o takdirde Arş’ı yaratmadan evvel nerede idi ? Öyle ise ALLAH Teala , oturmaktan ve karar kılmaktan munezzehtir .”
İmam Malik hazretleri Arş üzerinde istiva’dan sorulunca ne güzel söylemiştir. “ALLAH’ın Arş üzerinde istivası malumdur , keyfiyet meçhuldur. Bundan sormak bidattir. Bu ayete inanmak ise vacibtir.”
Bu inanç selefin yoludur . Ve en doğru bir yoldur . ALLAH teala ise daha iyi bilir .Bazı halef alimlerinin yukarıda geçen ayet ve hadisleri tevil şekilleri geçmiştir. Bu ayetleri tevil etmenin daha sağlam bir yol olduğu söylenmiştir . Fakat Şafii'lerden biri İmam’ul- Harameyn’in önce bu ayetleri tevil ettiği , ancak ömrünün sonuna doğru bundan vazgeçtiği , bu ayetleri tevil etmeyi yasakladığı ve Selef’in muteşabih ayetlerin tevilini yasakladıkları hususundaki icmaını naklettiği rivayet edilmiştir.
İmam’ul- Harameyn “Risale-i Nizamiye” adlı kitabında da bu görüşünü açıklamaktadır. Bu görüş Maturidi Mezhebine mensub olan alimlerimizin inancına da uygundur .
Miraç Ve Allah'a Mekân İsnadı:
Şüphe yok ki, İsra makamı, Musa aleyhisselâm'ın mikatından daha üstündür. Nerde kaldı ki Yunus b. Mettâ'nın makamından üstün olmasın. Ancak bizim sözümüz, her halde ve her makamda ikisinin yani Peygamber ve Yûnus'un Allah Teâlâ'ya yakınlıklarının eşit olduğudur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Nerede bulunursanız Allah sizinle beraberdir.” (Hadid 4)
“Biz kula şahdamarından daha yakınız.” (Kaf 16)
“Allah, kullarının üstünde galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.” (En'am 61) anlaşıldığına göre Allah Teâlâ'nın kulları üzerine yükselmesi, mekân bakımından yükseklik değil, mertebe ve makam bakımından yüksekliktir. Yani şânı yüce olmak demektir. Ehl-i Sünnet vel-Cemaat âlimleri ile Mutezile, Havariç vesair İslâm taifelerince de durum bu şekilde tesbit edilmiştir. Diğer bidat taifeleri de aynı görüştedir. Ancak, Allah Teâlâ’ya cihet ispat eden Hanbelilerle Mucessimeden bir taife bu görüşte değildir. Allah Teâlâ onların isnad ettiklerinden uzaktır.
Şârih ne tuhaftır ki Allah Teâlâ'nın yüceliğini isbat etmekte:
“Şüphesiz bu Kur'an'ı, Emin ruh Cebrail, korkutuculardan olasın diye, senin kalbine indirdi.” (Şuara 93-94) âyetini delil getiriyor.
Muellifin bu âyetle Allah Teâlâ'nın yücelik sıfatını ispat etmeye çalışmasının garibliği apaçıktır. Zira nuzul ve tenzil kelimeleri alâ harf-ı cerri ile mütâaddi olurlar. Burada Kur'an'ın gökten inmesinden murad edilen, Peygamber sallellahu aleyhi vesellem'in kalbine indirilen kelâmın yüceliğidir. Bu konuda bir çekişme bahis konusu değildir. Kelâmın yüceliğinden Melik ve Allâm olan Allah Teâlâ'nın mekânının yüceliği yani ona yüce bir makam ispatı lâzım gelmez. Favk ve uluv gibi sıfatlara delâlet eden bazı âyet ve hadisleri zikrettikten sonra: “Selef âlimlerinin, yücelik sıfatını ispat etme konusundaki sözleri çoktur.” sözü bizce de musellemdir. Ancak selef âlimlerinin, Allah'a yücelik, yükseklik sıfatı ispat etmeleri mekânın yüceliği ile tevil edilmiştir.
Sonra şarih şöyle diyor:
Bu delillerden biri Ebû Muti' el-Belhi'den nakledilen şu rivayettir:
Ebû Muti' Ebû Hanîfe'ye: “Allah'ın, yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum.” diyen kişiden sormuş; Ebû Hanife de: “Kâfir olmuştur, zira Allah Teâlâ şöyle buyuruyor”:
“Allah Arş üzerinde duruyor.” (Taha 5) Allah'ın Arşı ise yedi kat göğün üstündedir.” buyurdu.
Ben derim ki; Ebû Hanîfe “Eğer bir kimse, Allah Teâlâ Arş üzerindedir, fakat Arş'ın gökte mi yerde mi olduğunu bilmiyorum.” derse, kâfir olduğunu söylemiştir, Çünkü o, Allah'ın gökte olduğunu inkâr etmiştir. Allah'ın gökte olduğunu inkâr eden kişi ise kâfirdir. Zira Allah Teâlâ yücelerin yücesindedir. Allah Teâlâ yüksekten çağrılır, aşağıdan değil.”
Buna cevabımız şöyledir: İmam Abdusselâm, “Hallur-Rumûz” adlı kitabında İmam Âzam'ın şu sözünü kaydediyor:
“Kim Allah'ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum derse, kâfir olur. Çünkü bu söz, Allah'ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir. Allah'ın mekânı olduğunu düşünen kimse ise Allah'ı yaratıklara benzeten kişidir.”
Şubhe yok ki Abdullah b. Selâm ilim adamlarının büyüklerinden biri olup güvenilir bir âlimdir. Şarihin naklettiğine değil, onun naklettiğine itimat etmek gerekir. Ebû Muti, aynı zamanda Hadis âlimlerince hadis uydurucusudur.
Hulâsa, sarih Ebû Mutî teşbih'i nefy etmekle beraber Allah'a yüksek bir mekân isnad ediyor. Bu konuda Bidat ehli bir taifeye uymuştur. Daha önce geçtiği üzre Ebû Hanîfe Muteşâbih sıfatlara inanır ve tavilinden sakınırdı. Allah Teâlâ'yı bu sıfatların zahirî manasından da tenzih eder, dolayısıyla Selef âlimlerinin görüşünde olduğu gibi bu husustaki bilgiyi Allah Teâlâ'ya havale eder. Halef âlimlerinin çoğunluğunun görüşü de budur. Selefin Mezhebi daha sağlam, daha doğru ve daha kuvvetlidir.
Kurtubi Tefsiri :
Şubhesiz Rabbiniz, O ALLAH'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra Arş'a istiva etti. Geceyi durmadan kovalayan gündüze O buruyor. Güneşi, ayı ve yıldızları emriyle ram eden O'dur. İyi bilin ki, yaratma da emretme de yalnız O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan ALLAH'ın şanı ne yücedir! (Â'raf 54)
Yüce ALLAH: "Şubhesiz Rabbiniz O ALLAH'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" buyruğu ile yoktan var etmek kudretine tek basına kendisinin sahip olduğunu beyan etmektedir. O halde, yalnızca O'na ibadet etmek gerekir.
Altı kelimesinin aslı'dır. Araplar, "dal" harfini "sin" harfine idğam etmek isteyince, "te"nin mahrecinde bir araya geldikleri görüldüğünden, her ikisini de "te" olarak çıkarmışlardır. Şöyle de demek mümkündür: İki "sin'den birisinin yerine "te" getirilmiş ve bu da "dal" harfine idğam edilmiştir. Çünkü, bunun küçültme ismi; Altıda bircik" şeklinde, çoğulu ise, "Altılar" şeklinde gelir. Çoğul ve küçültme isimleri ise, Arapçada isimlerin asıl harflerini ortaya çıkartır.
Yine Arablar: Altıncı derler. diyenler ise, "sin" yerine "te" getirmiş (ibdal etmiş) olurlar.
"Yevm: Gün" kelimesi ise güneşin doğuşundan batış vaktine kadar olan süreyi ifade eder. Eğer güneş yoksa bu anlamda "yevm" de yok demektir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmış ve şöyle demiştir: "Altı gün'den kasıt, âhîret günlerinden altı gündür ki, her bir gün bin yıl demektir. Bu da göktedn ve yerin yaratılışının önemini ortaya koymak içindir. Dünya günlerinden altı gün olduğu da söylenmiştir.
Mücalıid ve başkaları ise şöyle demişlerdir: Bu günlerin ilki pazar, sonuncusu ise cuma günüdür. Bu süreyi yüce ALLAH zikretmekle birlikte O, bunları bir anda dahi yaratmak dileseydi elbette bunu yapardı. Zira O, bunlara ol demeye ve bunları hemen var etmeye kadirdir. Fakat O, kullara yapacakları İşlerinde yumuşak davranmayı ve sağlam iş yapmayı öğretmek istemiştir. Diğer taraftan kudretinin, meleklere peyder pey zuhur etmesini dilemiştir. Bu ise: Melekleri göklerden ve yerden önce yaratmıştır, diyenlerin görüşüne göredir.
Göklerin ve yerin altı günde yaratılmasındaki bir diğer hikmet de şudur; Her bir şeyin O'nun nezdinde bir süresi vardır. Ayrıca O, bununla isyankârları cezalandırmakta acele etmeyi terk ettiğini de açıklamaktadır. Çünkü O'nun nezdinde her bir şeyin bir vadesi vardır. Bu da yüce ALLAH'ın: "Biz, onlardan önce kuvvetçe kendilerinden daha çetin olan nice nesiller helak ettik" (Kaf, 50/36) diye buyurmasından sonra: "Andolsun gökleri, yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık. Ve Bize bir yorgunluk da dokunmadı. O halde söylediklerine sabret..." (Kaf, 50/38-39) buyruğunu andırmaktadır.
Yüce ALLAH'ın: "Sonra Arş'a İstiva etti" buyruğuna gelince, burada "istiva meselesi" söz konusudur, İlim adamlarının bu hususta uzun açıklamaları ve ifadeleri vardır. Bu husustaki ilim adamlarının görüşlerini de biz, "el-Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmâillahi'l-Büsnâ ve Sıfatihi el-Ulâ" adlı eserimizde açıklamış ve orada bu hususta ondört ayrı görüş olduğunu zikretmiştik.
Mutekaddimîn ile müteahhirînin çoğunluğuna göre, şanı yüce ALLAH'ın, cihet ve mekan tutmaktan munezzeh olduğunu kabul etmek zorunlu olduğundan dolayı, yine buna bağlı olarak -mutekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve muteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur. Onlara göre, yüce ALLAH "yukarı" cihetinde değildir. Zira, O'nun için özel bir cihetin varlığı kabul edilecek olursa, bu O'nun bir mekanda bulunması anlamına gelir. Mekân ve yer tutmak dolayısıyla yer tutan için hareket, değişmek ve hadis olmak sözkonusu olur. Bu, kelamcıların görüşüdür.
Selef-i Salihin'in ilk dönemleri ise, ALLAH'ın bir cihette bulunuşunu nefyetmiyorlar ve bunu nefyettiklerini de ifade etmiyorlardı. Aksine, onlar da genel olarak herkes de yüce ALLAH'ın Kitab'ında bildirdiği, peygamberlerinin de haber verdiği şekilde O'na cihet isbat ediyorlardı; Selef-i Salihten her hangi bir kimse, ALLAH'ın Arş'ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğunu inkâr etmiyordu.
İstivâ'nın Arş'a tahsis ediliş sebebi İse, O'nun ALLAH'ın malılukatının en büyüğü olmasından ötürüdür. Şu kadar var ki, istivâ'nın keyfiyeti bilinmemektedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Malik -ALLAH'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid'attir.
Um Seleme (r.anha) da böyle demiştir. Ve bu kadarı kâfidir. Kim bundan daha fazla bilgi edinmek istiyor ise, bu hususta ilim adamlarının eserlerinde açıklamanın yer aldığı bölümlere bakabilir.
İstiva, Arap dilinde yüksek olmak, yükseklik ve istikrar bulmak demektir.
el-Cevherî der ki: Eğrilikten istiva etti (düzeldi) ve bineğinin sırtı üzerinde istiva etti, yani kuruldu demektir. Semaya İstiva etmek ise, oraya yönelmek, orayı kastetmek demektir. Yine bu kelime, istila etmek, üstün ve galip gelmek anlamına da gelir. Şair der ki:
"Bişr, Irak'a istiva etti (orayı istilâ etti, üstünlük sağladı); Kılıç kullanmaksızın ve kan dökraeksizin."
"Adam istiva etti" ise, gençliğinin son noktasına vardı (olgunlaştı), demektir. İtidal noktasına gelmek hakkında da kullanılır. Ebu Ömer b. Abdi'l-Berr ise, Ebu Ubeyde'den yüce ALLAH'ın: "Rahman (olan ALLAH) Arş'a istiva etti" (Tâ-Hâ, 20/5) buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Onun üzerine yükseldi, anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:
"Ve ben onları oldukça kurak, geniş bir düzlükteki suya götürdüm Yemanî yıldızı çıkmış da istiva etmiş bulunuyordu."
Alabildiğine yükselmiş bulunuyordu, demektir.
Derim ki: yüce ALLAH'ın yüksekliği, O'nun şan, sıfat ve melekûtunun yüksekliğinden ibarettir. Yani, celal özelliklerinin kendisi hakkında vacib olduğundan daha üstünde vâcib olduğu herhangi bir kimse yoktur. Kendisiyle yükseklikte oıtak olacak kimse de yoktur. Aksine O, mutlak olarak tek yüce olandır.
"Arş'a" buyruğundaki "arş" lafzı, birden çok anlam hakkında kullanılan müşterek bir lafızdır.
el-Cevherî ve başkaları der ki:
Arş: Hükümdarın tahtı demektir. Kur'an-i Kerim'de de şöyle buyurulmuştur:
"Ona tahtını (arş) tanımıyacağı bir hale getirin" (en-Neml, 41);
"Baba ve annesini tahtının (arşının) üzerine oturttu." (Yusuf, 100)
Arş, aynı zamanda evin tavanı anlamına da gelir. Ayağın arşı ise, üst tarafındaki çıkıntı ve parmaklann bulunduğu bolüm demektir. Arşu's-Simâk ise, el-Awâ' diye bilinen yıldız grubunun alt tarafındaki dört küçük yıldızdan ibarettir. Bunların, arştan yıldız grubunun kuyruk tarafı olduğu da söylenir. Kuyunun arşı ise, dip tarafından bir adam boyu kadar taşla örüldükten sonra, ahşab ile bükülmesi demektir. İşte bu ahşap bölümüne arş deniliyor. Çoğulu ise "urûş" diye gelir. Arş, Mekke'nin de bir adıdır. Yine arş, hükümdarlık ve saltanat anlamına da gelir. Filan kişinin mülkü, saltanatı ve kuvvetinin gittiğini anlatmak üzere de; tabiri kullanılır. Şair Zuheyr de der ki:
"Abse yetiştiniz fakat arşı (mülk ve saltanatı) elinden gitmişti. Zubyanlılarm ise şerefi ve gücü de ortadan kalkmıştı."
Arş, âyet-i kerimede mülk (ve egemenlik) anlamında da te'vil edilebilir. Yani, mülk O'ndan başka hiç bir kimse hakkında söz konusu değildir. Bu da güzel bir açıklama olmakla birlikte tartışılabilecek yanları vardır. Biz bunu, adı geçen eserimizde konu ile ilgili ileri sürülmüş görüşler arasında açıkladık, yüce ALLAH'a lıamd olsun.
Yüce ALLAH'ın: "Geceyi durmadan kovalayan gündüze bürüyor." Yani, geceyi gündüzün üzerine bir örtü gibi bırakıyor. Bu da şu demektir: Gündüzün aydınlığını gideriyor. Böylelikle dünya hayatında gecenin gelişi ile hayat dosdoğru bir şekilde tamam olsun. Çünkü gece sükûn bulmak, dinlenmek içindir, gündüz de geçimi kazanmak içindir. Âyet-i kerimedeki; "Bürüyor" kelimesi, "şin" harfi şeddeli olarak da okunmuştur. Bunun bir benzeri de er-Ra'd Sûresi'ndedir. (Bk. 13/3- âyet). Bu şekildeki-kıraat ise, Ebu Bekr'in Âsım'dan rivayet ettiği kıraat ile Hamza ve Kisaî'nin kıraatidir. Diğerleri ise bunu şeddesiz olarak okumuşlardır ki, bu da () şeklinde iki ayrı şivedir. Bununla birlikte kıraat alimleri "Onu örttüğü şeylerle örttü" (en-Necm, 54) şeklinde şeddeli olarak icma ile okumuşlardır. Aynı şekilde; "Onları(n gözlerini de) örttük" (Yasin, 9) şeklinde icma ile okumuşlardır. O bakımdan her iki okuyuş da bir birine eşittir. Şu kadar var ki, şeddeli okuyuşta tekrarlama ve çok yapma anlamı vardır. Her ikisi de bir şeyi bir şeye bürümek manasına gelir.
Bu âyet-i kerimede, gündüzün geceye girişi sozkonusu edilmeyerek, onlardan birisinin amlmasıyla yetinilerek diğeri zikredilmemiştir. Yüce ALLAH'ın: "Ve sizi sıcaktan koruyan elbiseler" (en-Nahl,81) buyruğu ile, "Hayır yalnız Senin elindedir" (Âl-i imran, 3/26) buyruklarında olduğu gibi.
Humeyd b. Kays ise, diye okumuştur ki, bu gündüz geceyi bürür (örter) demektir. "Durmadan kovalayan" aralıksız olarak onun arkasından giden, demektir. "Geceyi... gündüze buruyor" anlamındaki buyruk da hal olarak nasb malıallifldedir. İfadenin takdiri de şöyledir: Yüce ALLAH, geceyi gündüze bürüyen olarak Arş'a istiva etmiştir.
Aynı şekilde "durmadan kovalayan" buyruğu da "gece"den haldir. Yani, geceyi gündüze birbirini kovalayarak bürür anlamındadır.
Cümlenin, hal olmayıp yeni bir cümle olması ihtimali de vardır. "Durmadan" kelimesi, mukadder bir "kovalayan" lafzından bedel, yahut onun bir sıfatı veya hazfedilmiş bir mastarın sıfatı da olabilir. Yani durmadan ve hızlıca kovalayan demektir. lafzı acele, çabuk demektir. ise, hızlıca geri döndü, anlamına gelir.
"Güneşi, ayı ve yıldızları emriyle ram eden O'dur." el-Ahfeş der kir Bu buyruk, "gökleri" kelimesine atfedilmiştir. Yani: Güneşi, ayı... emriyle ram edilmiş olarak yaratan O'dur, anlamına gelir. Abdullah b. Amir'den, "güneş, ay, yıldız" kelimeleri ile "ram edilmişler" anlamındaki kelimelerin, mübtedâ ve haber olmak üzere tümüyle merfu' okuduğu da rivayet edilmiştir. (Bu durumda meal şöyle olur: Güneş, ay ve yıldızlar O'nun emriyle müsalıhar kılınmıştır).
Yüce ALLAH'ın: "İyi bilin ki, yaratma da emretme de yalnız O'nundur" buyruğuna dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:
1. Yaratmak Ve Emretmek Yalnız ALLAH'ındır:
ALLAH, bu haberinde bize doğruyu söylemiştir. Yaratmak da yalnız O'nun-dur, emretmek de. O, bütün mahlukatı yarattı ve sevdiği, uygun gördüğü şeyleri onlara emir olarak verdi. Bu emir, aynı zamanda yasağı da vermesini gerektirmektedir.
İbn Uyeyne der ki: Yaratma ile emretmek ayrı şeylerdir. Bunları bir ve aynı şey kabul eden kâfir olur. Çünkü, yaratmaktan kasıt, yaratılanlardır. Emretmek ise, mahluk olmayan O'nun kelamıdır ve bu da O'nun "ol" demesidir. Çünkü: "O, bir şeyi (yaratmak) diledi mi, O'nun emri sadece ona, "ol" demekten ibarettir, o da derhal oluverir." (Yasin, 82)
Yüce ALLAH'ın, yaratmayı ve emretmeyi ayn olarak zikretmesinde, Kur'ân'ın yaratılışını kabul edenlerin sözlerinin yanlış ve tutarsız olduğuna bir delil vardır. Zira, eğer emrin kendisi olan sözü mahluk olsaydı: "İyi bilin ki, yaratmak da, yaratmak da yalnız Onundur" demesi gerekirdi. Böyle bir ifade ise, abes, çirkin ve tutarsız bir ifadedir. Yüce ALLAH ise, faydasız söz söylemekten yüce ve münezzehtir. Buna, şanı yüce Rabbimizin şu buyrukları da delil teşkil etmektedir;
"Göklerin ve yerin O'nun emriyle durması da O'nun âyetlerindendir" (er-Rûm, 25);
"Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı da size musahhar kıldı. Yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğmişlerdir." (en-Nahl, 12)
Yüce ALLAH, bu buyruklarıyla bütün mahlukatın O'nun emriyle varlıklarını devam ettirdiklerini haber vermektedir. Eğer emir yaratılmış olsaydı, bu yaratılan emrin de O'nunla var olabileceği bir başka emre ihtiyacı olurdu. O emir de bir başka emre muhtaç olur ve bu sonsuza kadar böyle devam eder giderdi. Bu ise, imkânsız bir şeydir. Böylelikle yüce ALLAH'ın kelamı demek olan emrinin, kadim ve ezelî olduğu, mahluk olmadığı ortaya çıkmaktadır. O'nun emriyle mahlukatın var olması bu yolla mümkün olabilir.
Yine buna yüce ALLAH'ın şu buyruğu da delil teşkil etmektedir: "Biz, gökleri, yeri ve aralarındaki şeyleri ancak hak ile yarattı." (el-Hicr, 85) Şanı yüce ALLAH bu buyrukta gökleri ve yeri hak ile yani, hak olan sözü ile yarattığını haber vermektedir ki, bu da O'nun mukevvenata (ol emriyle var edilenlere) verdiği: kûn: ol buyruğudur. Eğer, hakkın kendisi yaratılmış olsaydı, onunla mahrukatı yaratması mümkün olamaz, düşünülemezdi. Zira, mah-lukat, mahluk ile yarattlamaz.
Buna da yüce ALLAH'ın şu buyrukları delalet etmektedir: "Andolsun ki, gönderilmiş kullarımız için şu sözümüz ezelden beri geçmiştir:..." (es-Saffat, 171); "Muhakkak ki, kendileri için tarafımızdan iyiliğin takdir edilmiş olduğu kimseler ondan uzaklaştırılmışlardır" (el-Enbiyâ, 101); "Fakat, Benden... sözü hak olmuştur." (es-Secde, 13) İşte bütün bunlar, ezelde bu husustaki "söz"ün(ün) geçmiş olduğuna bir işaret vardır. Bu da ALLAH'ın sözünün ezelden beri var olmasını gerektirmektedir. Bu nükte ALLAH'ın sözünün mahluk olduğunu kabul edenlerin görüşlerini reddetmek için yeterlidir.
Bununla birlikte aksi kanaatte olanların görüşlerine delil gösterdikleri bir takım âyetler de vardır. Yüce ALLAH'ın: "Kendilerine Rabblerinden bir yeni zikir gelse..." (el-Enbiyâ, 2) buyruğu ile yüce ALLAH'ın: "ALLAH'ın emri elbette yerine gelir" (el-Ahzâb, 37) ile, 'ALLAH'ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir" (el-Ahzâb, 38) buyruğu ve benzerleri.
Kadı Ebu Bekr der ki: Yüce ALLAH'ım "Kendilerine Rabblerinden yeni bir zikir gelse" (el-Enbîyâ, 21/2) buyruğunun anlamı, kendilerine Peygamber (sav)'dan her hangi bir ümit, bir va'd ve bir korkutma gelecek olsa "mutlaka onu eğlenerek, alay ederek dinlerler." (el-Enbiyâ, 21/2) Çünkü, Peygamberlerin öğütleri ve sakındırmaları bir zikirdir. Nitekim yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır: "Sen onlara hatırlat (zekkir). Sen ancak bir hatırlatıcısın (müzekkir).* (el-Ğâşiye, 88/21) Yine konuşma esnasında filan kişi zikir meclisindedir tabiri kullanılır. Diğer taraftan yüce ALLAH'ın: "ALLAH'ın emri elbette yerine gelir buyruğu ile ALLAH'ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir." (el-Ahzâb, 33/37 ve 38) buyrukları ile yüce ALLAH kâfirlerden alacağı intikamı ve onlara vereceği cezayı, bir de mu'minlere yardımını verdiği hüküm ve takdir etmiş olduğu fiillerini kastetmektedir. Nitekim yüce ALLAH'ın şu buyruğu da bu kabildendir.: "Nihayet emrimiz gelip de..." (Hûd, 40) Bir başka yerde de yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır: "Halbuki Firavun'un emri hiç de doğru değildi." (Hûd, 97) Burada "emirden kasıt ise, onun hali, fiilleri ve izlediği yoldur. Şair de şöyle demektedir:
"Onun kendine has bir emri (hali, durumu , yolu) vardır. Nihayet o, Ayaklarıyla barınmak üzere bir mer'aya geçti mi, orada yerleşir."
2. Emir İle İrade Arasındaki İlişki:
Bu husus bu şekilde açıklığa kavuştuğuna göre şunu bil ki: "Emir"in irade ile hiç bir ilgisi yoktur. Mutezile ise, emir iradenin kendisidir, demektedir. Oysa bu doğru değildir. Aksine, yüce ALLAH, irade etmediği şeyi emreder, irade ettiği şeyi de yasaklar. Meselâ, İbrahim (a.s.)'a oğlunu boğazlamasını emrettiği halde, onun böyle bir işi fiilen gerçekleşmesini irade etmemişti. Peygamber'i Muhammed, (s.a.v.)'e ummeti ile birlikte elli vakit namaz kılmasını emretmekle birlikte ondan yalnızca beş vakit namaz kılmasını murad etmişti.
Yüce ALLAH: "Ve tâ ki, içinizden şehidler edinsin" (Âl-i İmran, 140) buyruğu ile Hamza'nın şehadetini murad ettiği halde, kâfirlerin onu öldürmesini nehyetmiş, böyle bir İşi yapmalarını emretmiş değildi. İşte bu husus gerçekten doğru ve bu konuda nefis bir açıklamadır, bunun üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Yüce ALLAH'ın: "Âlemlerin Rabbi olan ALLAH'ın şanı ne yücedir" anlamındaki buyruğunda geçen; Şanı ne yücedir!" buyruğu, "bereket" kökünden; vezninde bir kelimedir ki, bereket, çokluk, genişlik ve bolluk demektir.
Bu açıklamayı İbn Arefe yapmıştır. el-Ezherî der ki: "Tebâreke" yüce, azametli ve üstün anlamındadır. Bunun, O'nun ismi île teberruk edilir ve O'nun isminin uğurundan faydalanılmaya çalışılır, anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Âlemlerin Rabbi'nin anlamına dair açıklamalar da el-Fatiha Sûresi'nde (1/1. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
KURTUBİ TEFSİRİ
-------------------
“ Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenledi. O her şeyi bilendir”. Bakara 29
"Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur..." buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı on başlık halinde ele alacağız:
5- "İstiva" ve Müteşabihler :
"Sonra göğe yönelip de..." Buyruğunda "sonra" kelimesi haber verilen şeyin sıralaması dolayısıyla gelmiştir. Yoksa bizzat işin yapılış sırasını anlatmak için değildir.
İstiva (yönelmek): Dilde bir şeyin üstüne çıkmak ve üzerine yükselmek demektir. Nitekim yüce ALLAH (aynı kökten kelimeler ile) şöyle buyurmaktadır:
لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ
ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحانَ
الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ
- Siz onların sırtına binip üzerlerine yerleştiğiniz (isteveytum) zaman, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz:
"Bunları bizim hizmetimize veren ALLAH'ı tenzih ve tesbih ederiz. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi." (Zuhruf 13)
فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنتَ وَمَن مَّعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي نَجَّانَا
مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
- Sen, yanındakilerle beraber gemiye yerleştiğinde (isteveyte): "Bizi zalimler topluluğundan kurtaran ALLAH'a hamdolsun" de. (Mu'minun 28)
"Sen ve seninle birlikte olanlar gemiye bindiğinizde (isteveyte)..." (el-Mu'minun, 28);
"Sonra onların sırtları üzerine binip yerleşince (isteveytum)..." (ez-Zuhruf, 13)
Şair de şöyle demektedir:
"Ipıssız bir çölde onları bir su başında görürdüm
Güney (Yemen) yıldızı alabildiğine yükselmiş idi (istevâ)"
Güneş başımın üzerinde istiva etti, kuş tepeme istiva etti, tabirleri ile anlatılmak istenen bunların yükseldiğidir.
Bu âyet-i kerime muşkil (anlaşılması zor) âyetlerdendir. İlim adamları bu ve benzeri âyetlerde üç ayrı görüş ortaya atmışlardır.
Kimisi: Biz bunları okur, bunlara iman eder ve tefsir etmeyiz, derler. İmamların pekçoğu bu görüştedir.
Bu, İmam Malik'ten gelen şu rivayete benzemektedir: Adamın birisi ona yüce ALLAH'ın: "Rahman (olan ALLAH) Arşa istiva etti." (Ta-ha, 5) buyruğu hakkında soru sormuş, İmam Malik de şöyle demiştir:
-İstiva bilinmeyen birşey değildir. Ancak keyfiyeti akıl ile bilinemez. Buna iman ise farzdır. Bunun nasıl olduğuna dair soru sormak bid'attir. Ben senin kötü bir adam olduğunu görüyorum. Hadi bunu buradan çıkartınız.
Bir kısım ilim adamı da şöyle demiştir: Bu âyetleri okuruz ve dildeki zahiri anlamına uygun düşecek şekilde yorumlarız. Bu Muşebbihe'nin görüşüdür.
Kimisi de şöyle demiştir: Bu gibi âyetleri okuruz, te'vilini yaparız ve bunları zahirlerine hamlederiz.
el-Ferra, yüce ALLAH'ın: "Sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenledi" buyruğu ile ilgili olarak şöyle demiştir: İstiva Arap dilinde iki anlama gelir:
Birincisi: Kişinin olgunlaşması, gençliğinin ve gücünün son noktasına ermesi demektir. Yahut eğrilikten kurtulup düzelmesi demektir. İşte bu Arap dilindeki iki anlamıdır. Üçüncü bir anlamı da şöyle olur: Filan kişi, filana doğru gidiyor iken daha sonra bana yöneldi ve bana sövmeye koyuldu. Burada bu kelime (istiva) bana doğru yönelmek, bana karşı gelmek anlamında kullanılmıştır. İşte yüce ALLAH'ın: "Sonra göğe yönelip de..." buyruğunun anlamı budur. Doğrusunu en iyi bilen ALLAH'tır.
İbn Abbas şöyle demiştir: "Sonra semaya yöneldi:" Yükseldi. Bu konuşma esnasında: Önce oturuyor iken ayağa kalktı, doğruldu (istiva) ve önce ayakta iken dosdoğru oturdu (istiva) demene benzer. Bütün bu kullanış şekilleri arap dilinde uygun ve yerindedir.
el-Beyhakî Ebu Bekr Ahmed b. Ali b. el-Huseyn şöyle demiştir: "İstiva etti (yöneldi)" buyruğuna yönelmek anlamını vermek, doğru ve yerindedir. Çünkü yönelmek göğü yaratmayı kastetmektir. Kastetmek de irade etmek, dilemek demektir. ALLAH için de bu sıfatlar caizdir.
"Sonra" kelimesi iradeye değil yaratmaya taalluk etmektedir. İbn Abbas'tan (iradeye taalluk ettiğine dair) rivayette bulunan kişi aslında bu rivayeti el-Kel-bî'nin Tefsir'inden almıştır. el-Kelbî ise zayıf bir ravidir.
Süfyan b. Uyeyne ve İbn Keysan, yüce ALLAH'ın: "Sonra göğe yönelip de..." buyruğu, orayı kastetti, yani yaratmak ve varetmek kasdıyla oraya yöneldi demektir, demişlerdir. Bu da bir görüştür.
Şöyle de denilmiştir: ALLAH oraya yöneldi, ancak bu konuda herhangi bir keyfiyet veya sınırlandırma sözkonusu değildir. Bu görüşü Taberi tercih etmiştir. Ebu'l-Aliye er-Reyahi'den bu âyet-i kerime hakkında şöyle denilebileceği nakledilmektedir: İstiva etti, yükseldi anlamındadır. el-Beyhakî der ki: Bundan kastı -doğrusunu en iyi bilen ALLAH'tır- emrinin yücelmesi, yükselmesidir. Bu da kendisinden semanın yaratıldığı suyun buharıdır.
İstiva edenin (yükselenin) duman olduğu da söylenmiştir. İbn Atiyye der ki: Ancak kullanılan ifadeler buna uygun değildir. Bunun anlamının istila etmek, kuşatmak olduğu da söylenmiştir. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:
"Bişr Irak'ı istila etti (istiva)
Kılıçsız ve kan akıtmaksızın."
ibn Atiyye der ki: Böyle bir açıklama ALLAH'ın: Rahman (olan ALLAH) Arşın üzerine istiva etti" (Taba, 5) buyruğu hakkında uygundur.
Ben derim ki: Bundan önce el-Ferrâ'nın görüşünü açıklarken edatlarının aynı anlama geldiğine işaret edilmişti.
Bu konuya dair daha fazla bilgiler yüce ALLAH'ın izniyle A'raf sûresinde gelecektir. (A’raf 54)
Bu ve benzeri âyetlerde kural, hareketin ve bir yerden başka bir yere intikalin sözkonusu olmamasıdır. (Yani hareket ve intikal anlamını verecek şekilde açıklamalarda bulunmamaktır.)
(İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 1/524-526)
KURTUBİ TEFSİRİ
(Bu ayetlerin tevilinde : elden maksat ALLAH’ın kudreti , yahut nimetidir , denilemez. Zira bu türlü tevillerde ALLAH’ın sıfatlarını iptal vardır. ALLAH’ın sıfatlarını iptal ise Kaderiye ve Mutezile taifesinin sözleridir. Lakin ALLAH’ın eli , keyfiyetsiz olarak sıfatıdır. ALLAH’ın gazab ve rızası da yine keyfiyetsiz olarak ALLAH’ın sıfatlarıdır.)
Yani bu sıfatların nasıl olduğunu biz bilmeyiz , ancak ALLAH kendisi bilir .
“El” sözü için olduğu gibi ALLAH’a izafe edilen “yüz” sıfatı için de ALLAH tealanın zatıdır , ayn sözünden maksat , görmesidir , Arş üzerinde durmasından maksat da Arş’ı istila etmesidir, (kaplamasıdır) denilemez. Bu ayetler tevil edilemez. Çünkü Cenabı ALLAH özellikle bu kelimeleri kullanmış , bunların yerine , kudret , nimet, görme ve istila kelimelerini zikretmemiştir .
Doğrusu Cenabı ALLAH el kelimesinden nimet ve kudret gibi iki manadan başkasını kasdetmiştir. Bu sıfatlar ALLAH hakkında muteşabih sıfatlardandır. İmam Azam da Cumhur-u Selefe uyarak aynı görüşe katılmıştır. Ondan sonra gelen ilim adamları da ona uymuşlardır . ALLAH Tealanın gadab ve rıza sıfatlarından gazabı ve intikamı dilemek , rızası ile nimet vermeyi dilemek kastedilmiştir , tarzında tevil yapılamaz . Bunlardan maksat , esas konuluş gayeleri olan nimet ve azabtır .
Fahr’ul-İslam demiştir ki : ALLAH için , el ve yüz isnat etmek bize göre haktır . Bu el ve yüz aslı ile bilinen ve vasfı ile müteşabih olan sıfatlardır.
Vasfını yapmaktan aciz olduğundan dolayı bu sıfatların aslını ALLAH hakkında iptal etmek caiz değildir . İşte Mutezile bu yönden sapımıştır .
Zira onlar , makul bir şekilde sıfatların vasfını bilmedikleri için bu sıfatların asıllarını da reddetmişlerdir. Bu şekilde onlar da ALLAH’ın sıfatlarını inkar ve tatil edenlerden oldular.
Şems’ul-Eimme Serahsi de bu noktayı zikrettikten sonra şöyle diyor :
“Ehl-i Sünnet vel Cemaat , nalsa , yani kati ayetler ve kesin delaletlerle bilinen aslı iptal ettiler , sıfatların aslını iptal ettiler , fakat muteşabih olan keyfiyeti üzerinde ise bir şey söylemeyip sustular. Bununla beraber sıfatların keyfiyetini aramakla meşgul olmayı caiz görmediler. Nitekim Yüce ALLAH , gerçek bilgi sahiplerini şu şekilde vasıflandırmaktadır :
فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ
مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ
وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ{7
Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun muteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini ALLAH'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler.Bunları ancak aklı tam olanlar iyice düşünür . (Âl-i İmran 7)
İmam Serahsi’nin sözü burada sona ermiştir. Ramuz’ul-Ahadis’de de rivayet edilen müteşabih ibareli hadisler bulunmaktadır . Bu hadislerden bazıları şunlardır :
“ALLAH teala , Adem aleyhisselam’ı , yeryüzünün her tarafından aldığı bir tutam topraktan yarattı . Toprağı muhtelif sularla yoğurdu , tesviye etti , ruh üfledi ve böylece cansız bir varlık iken hassas bir hayat sahibi varlık haline getirdi“
(Buhari , Enbiye , bab: 1 ; Ahmed b. Hanbel , Musned , C.1 s.251)
Muslim’de rivayet edildiğine göre , Peygamber şöyle buyurdu :
“Ademoğullarının kalbleri Cebbar olan ALLAH’ın iki parmağı arasında tek bir kalb gibidir. ALLAH onu dilediği tarafa çevirir.”
(Ahmed b. Hanbel , Musned , c. II, s.173)
“Kıyamet gününde Cehennem , daha var mıdır? diyecek. Öyle ki Rab Teala ayağını Cehennem üzerine koyacak ve ateşler büzülecek .Sonra Cehennem : Asla , asla , diyecek .. “
(Buhari , c. VIII, s. 225)
“ALLAH teala , gündüzün günah işleyenlerin tevbe etmeleri için , gece vakti elini açar ; gece günah işleyenlerin tevbe etmesi için de gündüzün elini açar. Ta güneş batısından doğuncaya kadar...”
(Muslim , c. IV, s. 2113 , K.Tevbe)
İbn-i Abbas (r.anhuma)'dan rivayetle:
“Hacer’ul Esved ALLAH’ın yeryüzündeki sağ elidir. Onun vasıtasıyla ALLAH Teala kulları ile tokalaşır.”
(Câmiu's-sağir: 1 / 161; Kenzu’l-ummal, hadis no: 34744; en – Nihaye fi Carib’i il hadis, c. V., s. 300)
Biz deriz ki: Bu bir misal ve benzetmedir. Bunun aslı şudur:
Hükümdar biriyle (tokalaşıp) musafaha ettiğinde.insanlar da onun elini öper. Sanki Hacer-i Esved de Allah için, hükümdarın sağ eli mesabesindedir. Ona el sürülür ve öpülür.
Âişe'nin de şöyle dediği bana ulaştı: Allah (c.c.) Âdem oğullarından misak (bağlılık ahdi) aldığı ve onları "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diyerek, nefisleri üzerine şahid kıldığı. Onlar da "Evet (Sen bizim Rabbimizsin)" dediği zaman bu misakı Hacer-i Esved'in içine koymuştur.
İnsanların (Hac esnasında Hacer'i) istilam eder (el sürer) ken: "Sana inanarak ve ahdini yerine getirerek..." dediklerini duymadın mı? Bunun mânası "Sana verdiğimiz sözü (ahdi) yerine getirdik. Şubhesiz Rabbimiz Sen'sin sen!"demektir. Böyle söylenmesinin sebebi şudur: Cahiliyye devrinde de Hacer'i islam ederler (el sürerler)di. Fakat onlar muşrik idiler ve Hacer'i hakkıyla istilam etmiyorlardı. Çünkü onlar kâfir idiler
(İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 334-335)
Ebu Hurayra’den merfu olarak rivayet edilen bir hadis-i şerifte’de :
“Kim Hacer’ul- Esved ‘e yaklaşırsa , ALLAHın eline yaklaşmış gibidir.”
(İbn Mace , c. II,s 986 ; H. No: 2557)
İmam Azam Ebu Hanife’den: “ALLAH teala gökten iner” şeklinde rivayet edilen hadis-i şeriften sorulunca , “keyfiyetsiz olarak iner” cevabını verdi .
Başka bir hadis-i şerifte’de Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Şubhesiz Cenabı ALLAH Adem aleyhisselamı kendi sureti üzerine yaratmıştır, yahut Rahmanın suretinde yaratmıştır .”
(Buhari , c .V , s. 125 , İstizab 1)
Bu ve buna benzer hadis-i şeriflerin zahiri manası üzerine bırakılması gerekir. Bunların durumu , tevili , söyleyene bırakılır. ALLAH Teala ise azalardan ve yaratılmışların sıfatlarına benzemekten beridir.
İmam Azam Ebu Hanife , “ El-Vasiyye” adlı kitabında şöyle diyor :
“Biz ikrar ederiz ki ALLAH Teala ihtiyaç olmaksızın Arş üzerinde durmaktadır. O’nun istikrarı Arş üzerindedir. Arş’ı ve Arş’tan başka her şeyi koruyan da ALLAH Teala’dır. ALLAH teala , başkasına muhtaç olsaydı yaratılmışlar gibi , bu alemi yaratmaya ve idare etmeye kadir olamazdı. ALLAH eğer oturmaya ve bir yerde kararlaşmaya muhtaç olsaydı , o takdirde Arş’ı yaratmadan evvel nerede idi ? Öyle ise ALLAH Teala , oturmaktan ve karar kılmaktan munezzehtir .”
İmam Malik hazretleri Arş üzerinde istiva’dan sorulunca ne güzel söylemiştir. “ALLAH’ın Arş üzerinde istivası malumdur , keyfiyet meçhuldur. Bundan sormak bidattir. Bu ayete inanmak ise vacibtir.”
Bu inanç selefin yoludur . Ve en doğru bir yoldur . ALLAH teala ise daha iyi bilir .Bazı halef alimlerinin yukarıda geçen ayet ve hadisleri tevil şekilleri geçmiştir. Bu ayetleri tevil etmenin daha sağlam bir yol olduğu söylenmiştir . Fakat Şafii'lerden biri İmam’ul- Harameyn’in önce bu ayetleri tevil ettiği , ancak ömrünün sonuna doğru bundan vazgeçtiği , bu ayetleri tevil etmeyi yasakladığı ve Selef’in muteşabih ayetlerin tevilini yasakladıkları hususundaki icmaını naklettiği rivayet edilmiştir.
İmam’ul- Harameyn “Risale-i Nizamiye” adlı kitabında da bu görüşünü açıklamaktadır. Bu görüş Maturidi Mezhebine mensub olan alimlerimizin inancına da uygundur .
Miraç Ve Allah'a Mekân İsnadı:
Şüphe yok ki, İsra makamı, Musa aleyhisselâm'ın mikatından daha üstündür. Nerde kaldı ki Yunus b. Mettâ'nın makamından üstün olmasın. Ancak bizim sözümüz, her halde ve her makamda ikisinin yani Peygamber ve Yûnus'un Allah Teâlâ'ya yakınlıklarının eşit olduğudur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Nerede bulunursanız Allah sizinle beraberdir.” (Hadid 4)
“Biz kula şahdamarından daha yakınız.” (Kaf 16)
“Allah, kullarının üstünde galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.” (En'am 61) anlaşıldığına göre Allah Teâlâ'nın kulları üzerine yükselmesi, mekân bakımından yükseklik değil, mertebe ve makam bakımından yüksekliktir. Yani şânı yüce olmak demektir. Ehl-i Sünnet vel-Cemaat âlimleri ile Mutezile, Havariç vesair İslâm taifelerince de durum bu şekilde tesbit edilmiştir. Diğer bidat taifeleri de aynı görüştedir. Ancak, Allah Teâlâ’ya cihet ispat eden Hanbelilerle Mucessimeden bir taife bu görüşte değildir. Allah Teâlâ onların isnad ettiklerinden uzaktır.
Şârih ne tuhaftır ki Allah Teâlâ'nın yüceliğini isbat etmekte:
“Şüphesiz bu Kur'an'ı, Emin ruh Cebrail, korkutuculardan olasın diye, senin kalbine indirdi.” (Şuara 93-94) âyetini delil getiriyor.
Muellifin bu âyetle Allah Teâlâ'nın yücelik sıfatını ispat etmeye çalışmasının garibliği apaçıktır. Zira nuzul ve tenzil kelimeleri alâ harf-ı cerri ile mütâaddi olurlar. Burada Kur'an'ın gökten inmesinden murad edilen, Peygamber sallellahu aleyhi vesellem'in kalbine indirilen kelâmın yüceliğidir. Bu konuda bir çekişme bahis konusu değildir. Kelâmın yüceliğinden Melik ve Allâm olan Allah Teâlâ'nın mekânının yüceliği yani ona yüce bir makam ispatı lâzım gelmez. Favk ve uluv gibi sıfatlara delâlet eden bazı âyet ve hadisleri zikrettikten sonra: “Selef âlimlerinin, yücelik sıfatını ispat etme konusundaki sözleri çoktur.” sözü bizce de musellemdir. Ancak selef âlimlerinin, Allah'a yücelik, yükseklik sıfatı ispat etmeleri mekânın yüceliği ile tevil edilmiştir.
Sonra şarih şöyle diyor:
Bu delillerden biri Ebû Muti' el-Belhi'den nakledilen şu rivayettir:
Ebû Muti' Ebû Hanîfe'ye: “Allah'ın, yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum.” diyen kişiden sormuş; Ebû Hanife de: “Kâfir olmuştur, zira Allah Teâlâ şöyle buyuruyor”:
“Allah Arş üzerinde duruyor.” (Taha 5) Allah'ın Arşı ise yedi kat göğün üstündedir.” buyurdu.
Ben derim ki; Ebû Hanîfe “Eğer bir kimse, Allah Teâlâ Arş üzerindedir, fakat Arş'ın gökte mi yerde mi olduğunu bilmiyorum.” derse, kâfir olduğunu söylemiştir, Çünkü o, Allah'ın gökte olduğunu inkâr etmiştir. Allah'ın gökte olduğunu inkâr eden kişi ise kâfirdir. Zira Allah Teâlâ yücelerin yücesindedir. Allah Teâlâ yüksekten çağrılır, aşağıdan değil.”
Buna cevabımız şöyledir: İmam Abdusselâm, “Hallur-Rumûz” adlı kitabında İmam Âzam'ın şu sözünü kaydediyor:
“Kim Allah'ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum derse, kâfir olur. Çünkü bu söz, Allah'ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir. Allah'ın mekânı olduğunu düşünen kimse ise Allah'ı yaratıklara benzeten kişidir.”
Şubhe yok ki Abdullah b. Selâm ilim adamlarının büyüklerinden biri olup güvenilir bir âlimdir. Şarihin naklettiğine değil, onun naklettiğine itimat etmek gerekir. Ebû Muti, aynı zamanda Hadis âlimlerince hadis uydurucusudur.
Hulâsa, sarih Ebû Mutî teşbih'i nefy etmekle beraber Allah'a yüksek bir mekân isnad ediyor. Bu konuda Bidat ehli bir taifeye uymuştur. Daha önce geçtiği üzre Ebû Hanîfe Muteşâbih sıfatlara inanır ve tavilinden sakınırdı. Allah Teâlâ'yı bu sıfatların zahirî manasından da tenzih eder, dolayısıyla Selef âlimlerinin görüşünde olduğu gibi bu husustaki bilgiyi Allah Teâlâ'ya havale eder. Halef âlimlerinin çoğunluğunun görüşü de budur. Selefin Mezhebi daha sağlam, daha doğru ve daha kuvvetlidir.
Kurtubi Tefsiri :
Şubhesiz Rabbiniz, O ALLAH'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra Arş'a istiva etti. Geceyi durmadan kovalayan gündüze O buruyor. Güneşi, ayı ve yıldızları emriyle ram eden O'dur. İyi bilin ki, yaratma da emretme de yalnız O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan ALLAH'ın şanı ne yücedir! (Â'raf 54)
Yüce ALLAH: "Şubhesiz Rabbiniz O ALLAH'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" buyruğu ile yoktan var etmek kudretine tek basına kendisinin sahip olduğunu beyan etmektedir. O halde, yalnızca O'na ibadet etmek gerekir.
Altı kelimesinin aslı'dır. Araplar, "dal" harfini "sin" harfine idğam etmek isteyince, "te"nin mahrecinde bir araya geldikleri görüldüğünden, her ikisini de "te" olarak çıkarmışlardır. Şöyle de demek mümkündür: İki "sin'den birisinin yerine "te" getirilmiş ve bu da "dal" harfine idğam edilmiştir. Çünkü, bunun küçültme ismi; Altıda bircik" şeklinde, çoğulu ise, "Altılar" şeklinde gelir. Çoğul ve küçültme isimleri ise, Arapçada isimlerin asıl harflerini ortaya çıkartır.
Yine Arablar: Altıncı derler. diyenler ise, "sin" yerine "te" getirmiş (ibdal etmiş) olurlar.
"Yevm: Gün" kelimesi ise güneşin doğuşundan batış vaktine kadar olan süreyi ifade eder. Eğer güneş yoksa bu anlamda "yevm" de yok demektir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmış ve şöyle demiştir: "Altı gün'den kasıt, âhîret günlerinden altı gündür ki, her bir gün bin yıl demektir. Bu da göktedn ve yerin yaratılışının önemini ortaya koymak içindir. Dünya günlerinden altı gün olduğu da söylenmiştir.
Mücalıid ve başkaları ise şöyle demişlerdir: Bu günlerin ilki pazar, sonuncusu ise cuma günüdür. Bu süreyi yüce ALLAH zikretmekle birlikte O, bunları bir anda dahi yaratmak dileseydi elbette bunu yapardı. Zira O, bunlara ol demeye ve bunları hemen var etmeye kadirdir. Fakat O, kullara yapacakları İşlerinde yumuşak davranmayı ve sağlam iş yapmayı öğretmek istemiştir. Diğer taraftan kudretinin, meleklere peyder pey zuhur etmesini dilemiştir. Bu ise: Melekleri göklerden ve yerden önce yaratmıştır, diyenlerin görüşüne göredir.
Göklerin ve yerin altı günde yaratılmasındaki bir diğer hikmet de şudur; Her bir şeyin O'nun nezdinde bir süresi vardır. Ayrıca O, bununla isyankârları cezalandırmakta acele etmeyi terk ettiğini de açıklamaktadır. Çünkü O'nun nezdinde her bir şeyin bir vadesi vardır. Bu da yüce ALLAH'ın: "Biz, onlardan önce kuvvetçe kendilerinden daha çetin olan nice nesiller helak ettik" (Kaf, 50/36) diye buyurmasından sonra: "Andolsun gökleri, yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık. Ve Bize bir yorgunluk da dokunmadı. O halde söylediklerine sabret..." (Kaf, 50/38-39) buyruğunu andırmaktadır.
Yüce ALLAH'ın: "Sonra Arş'a İstiva etti" buyruğuna gelince, burada "istiva meselesi" söz konusudur, İlim adamlarının bu hususta uzun açıklamaları ve ifadeleri vardır. Bu husustaki ilim adamlarının görüşlerini de biz, "el-Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmâillahi'l-Büsnâ ve Sıfatihi el-Ulâ" adlı eserimizde açıklamış ve orada bu hususta ondört ayrı görüş olduğunu zikretmiştik.
Mutekaddimîn ile müteahhirînin çoğunluğuna göre, şanı yüce ALLAH'ın, cihet ve mekan tutmaktan munezzeh olduğunu kabul etmek zorunlu olduğundan dolayı, yine buna bağlı olarak -mutekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve muteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur. Onlara göre, yüce ALLAH "yukarı" cihetinde değildir. Zira, O'nun için özel bir cihetin varlığı kabul edilecek olursa, bu O'nun bir mekanda bulunması anlamına gelir. Mekân ve yer tutmak dolayısıyla yer tutan için hareket, değişmek ve hadis olmak sözkonusu olur. Bu, kelamcıların görüşüdür.
Selef-i Salihin'in ilk dönemleri ise, ALLAH'ın bir cihette bulunuşunu nefyetmiyorlar ve bunu nefyettiklerini de ifade etmiyorlardı. Aksine, onlar da genel olarak herkes de yüce ALLAH'ın Kitab'ında bildirdiği, peygamberlerinin de haber verdiği şekilde O'na cihet isbat ediyorlardı; Selef-i Salihten her hangi bir kimse, ALLAH'ın Arş'ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğunu inkâr etmiyordu.
İstivâ'nın Arş'a tahsis ediliş sebebi İse, O'nun ALLAH'ın malılukatının en büyüğü olmasından ötürüdür. Şu kadar var ki, istivâ'nın keyfiyeti bilinmemektedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Malik -ALLAH'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid'attir.
Um Seleme (r.anha) da böyle demiştir. Ve bu kadarı kâfidir. Kim bundan daha fazla bilgi edinmek istiyor ise, bu hususta ilim adamlarının eserlerinde açıklamanın yer aldığı bölümlere bakabilir.
İstiva, Arap dilinde yüksek olmak, yükseklik ve istikrar bulmak demektir.
el-Cevherî der ki: Eğrilikten istiva etti (düzeldi) ve bineğinin sırtı üzerinde istiva etti, yani kuruldu demektir. Semaya İstiva etmek ise, oraya yönelmek, orayı kastetmek demektir. Yine bu kelime, istila etmek, üstün ve galip gelmek anlamına da gelir. Şair der ki:
"Bişr, Irak'a istiva etti (orayı istilâ etti, üstünlük sağladı); Kılıç kullanmaksızın ve kan dökraeksizin."
"Adam istiva etti" ise, gençliğinin son noktasına vardı (olgunlaştı), demektir. İtidal noktasına gelmek hakkında da kullanılır. Ebu Ömer b. Abdi'l-Berr ise, Ebu Ubeyde'den yüce ALLAH'ın: "Rahman (olan ALLAH) Arş'a istiva etti" (Tâ-Hâ, 20/5) buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Onun üzerine yükseldi, anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:
"Ve ben onları oldukça kurak, geniş bir düzlükteki suya götürdüm Yemanî yıldızı çıkmış da istiva etmiş bulunuyordu."
Alabildiğine yükselmiş bulunuyordu, demektir.
Derim ki: yüce ALLAH'ın yüksekliği, O'nun şan, sıfat ve melekûtunun yüksekliğinden ibarettir. Yani, celal özelliklerinin kendisi hakkında vacib olduğundan daha üstünde vâcib olduğu herhangi bir kimse yoktur. Kendisiyle yükseklikte oıtak olacak kimse de yoktur. Aksine O, mutlak olarak tek yüce olandır.
"Arş'a" buyruğundaki "arş" lafzı, birden çok anlam hakkında kullanılan müşterek bir lafızdır.
el-Cevherî ve başkaları der ki:
Arş: Hükümdarın tahtı demektir. Kur'an-i Kerim'de de şöyle buyurulmuştur:
"Ona tahtını (arş) tanımıyacağı bir hale getirin" (en-Neml, 41);
"Baba ve annesini tahtının (arşının) üzerine oturttu." (Yusuf, 100)
Arş, aynı zamanda evin tavanı anlamına da gelir. Ayağın arşı ise, üst tarafındaki çıkıntı ve parmaklann bulunduğu bolüm demektir. Arşu's-Simâk ise, el-Awâ' diye bilinen yıldız grubunun alt tarafındaki dört küçük yıldızdan ibarettir. Bunların, arştan yıldız grubunun kuyruk tarafı olduğu da söylenir. Kuyunun arşı ise, dip tarafından bir adam boyu kadar taşla örüldükten sonra, ahşab ile bükülmesi demektir. İşte bu ahşap bölümüne arş deniliyor. Çoğulu ise "urûş" diye gelir. Arş, Mekke'nin de bir adıdır. Yine arş, hükümdarlık ve saltanat anlamına da gelir. Filan kişinin mülkü, saltanatı ve kuvvetinin gittiğini anlatmak üzere de; tabiri kullanılır. Şair Zuheyr de der ki:
"Abse yetiştiniz fakat arşı (mülk ve saltanatı) elinden gitmişti. Zubyanlılarm ise şerefi ve gücü de ortadan kalkmıştı."
Arş, âyet-i kerimede mülk (ve egemenlik) anlamında da te'vil edilebilir. Yani, mülk O'ndan başka hiç bir kimse hakkında söz konusu değildir. Bu da güzel bir açıklama olmakla birlikte tartışılabilecek yanları vardır. Biz bunu, adı geçen eserimizde konu ile ilgili ileri sürülmüş görüşler arasında açıkladık, yüce ALLAH'a lıamd olsun.
Yüce ALLAH'ın: "Geceyi durmadan kovalayan gündüze bürüyor." Yani, geceyi gündüzün üzerine bir örtü gibi bırakıyor. Bu da şu demektir: Gündüzün aydınlığını gideriyor. Böylelikle dünya hayatında gecenin gelişi ile hayat dosdoğru bir şekilde tamam olsun. Çünkü gece sükûn bulmak, dinlenmek içindir, gündüz de geçimi kazanmak içindir. Âyet-i kerimedeki; "Bürüyor" kelimesi, "şin" harfi şeddeli olarak da okunmuştur. Bunun bir benzeri de er-Ra'd Sûresi'ndedir. (Bk. 13/3- âyet). Bu şekildeki-kıraat ise, Ebu Bekr'in Âsım'dan rivayet ettiği kıraat ile Hamza ve Kisaî'nin kıraatidir. Diğerleri ise bunu şeddesiz olarak okumuşlardır ki, bu da () şeklinde iki ayrı şivedir. Bununla birlikte kıraat alimleri "Onu örttüğü şeylerle örttü" (en-Necm, 54) şeklinde şeddeli olarak icma ile okumuşlardır. Aynı şekilde; "Onları(n gözlerini de) örttük" (Yasin, 9) şeklinde icma ile okumuşlardır. O bakımdan her iki okuyuş da bir birine eşittir. Şu kadar var ki, şeddeli okuyuşta tekrarlama ve çok yapma anlamı vardır. Her ikisi de bir şeyi bir şeye bürümek manasına gelir.
Bu âyet-i kerimede, gündüzün geceye girişi sozkonusu edilmeyerek, onlardan birisinin amlmasıyla yetinilerek diğeri zikredilmemiştir. Yüce ALLAH'ın: "Ve sizi sıcaktan koruyan elbiseler" (en-Nahl,81) buyruğu ile, "Hayır yalnız Senin elindedir" (Âl-i imran, 3/26) buyruklarında olduğu gibi.
Humeyd b. Kays ise, diye okumuştur ki, bu gündüz geceyi bürür (örter) demektir. "Durmadan kovalayan" aralıksız olarak onun arkasından giden, demektir. "Geceyi... gündüze buruyor" anlamındaki buyruk da hal olarak nasb malıallifldedir. İfadenin takdiri de şöyledir: Yüce ALLAH, geceyi gündüze bürüyen olarak Arş'a istiva etmiştir.
Aynı şekilde "durmadan kovalayan" buyruğu da "gece"den haldir. Yani, geceyi gündüze birbirini kovalayarak bürür anlamındadır.
Cümlenin, hal olmayıp yeni bir cümle olması ihtimali de vardır. "Durmadan" kelimesi, mukadder bir "kovalayan" lafzından bedel, yahut onun bir sıfatı veya hazfedilmiş bir mastarın sıfatı da olabilir. Yani durmadan ve hızlıca kovalayan demektir. lafzı acele, çabuk demektir. ise, hızlıca geri döndü, anlamına gelir.
"Güneşi, ayı ve yıldızları emriyle ram eden O'dur." el-Ahfeş der kir Bu buyruk, "gökleri" kelimesine atfedilmiştir. Yani: Güneşi, ayı... emriyle ram edilmiş olarak yaratan O'dur, anlamına gelir. Abdullah b. Amir'den, "güneş, ay, yıldız" kelimeleri ile "ram edilmişler" anlamındaki kelimelerin, mübtedâ ve haber olmak üzere tümüyle merfu' okuduğu da rivayet edilmiştir. (Bu durumda meal şöyle olur: Güneş, ay ve yıldızlar O'nun emriyle müsalıhar kılınmıştır).
Yüce ALLAH'ın: "İyi bilin ki, yaratma da emretme de yalnız O'nundur" buyruğuna dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:
1. Yaratmak Ve Emretmek Yalnız ALLAH'ındır:
ALLAH, bu haberinde bize doğruyu söylemiştir. Yaratmak da yalnız O'nun-dur, emretmek de. O, bütün mahlukatı yarattı ve sevdiği, uygun gördüğü şeyleri onlara emir olarak verdi. Bu emir, aynı zamanda yasağı da vermesini gerektirmektedir.
İbn Uyeyne der ki: Yaratma ile emretmek ayrı şeylerdir. Bunları bir ve aynı şey kabul eden kâfir olur. Çünkü, yaratmaktan kasıt, yaratılanlardır. Emretmek ise, mahluk olmayan O'nun kelamıdır ve bu da O'nun "ol" demesidir. Çünkü: "O, bir şeyi (yaratmak) diledi mi, O'nun emri sadece ona, "ol" demekten ibarettir, o da derhal oluverir." (Yasin, 82)
Yüce ALLAH'ın, yaratmayı ve emretmeyi ayn olarak zikretmesinde, Kur'ân'ın yaratılışını kabul edenlerin sözlerinin yanlış ve tutarsız olduğuna bir delil vardır. Zira, eğer emrin kendisi olan sözü mahluk olsaydı: "İyi bilin ki, yaratmak da, yaratmak da yalnız Onundur" demesi gerekirdi. Böyle bir ifade ise, abes, çirkin ve tutarsız bir ifadedir. Yüce ALLAH ise, faydasız söz söylemekten yüce ve münezzehtir. Buna, şanı yüce Rabbimizin şu buyrukları da delil teşkil etmektedir;
"Göklerin ve yerin O'nun emriyle durması da O'nun âyetlerindendir" (er-Rûm, 25);
"Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı da size musahhar kıldı. Yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğmişlerdir." (en-Nahl, 12)
Yüce ALLAH, bu buyruklarıyla bütün mahlukatın O'nun emriyle varlıklarını devam ettirdiklerini haber vermektedir. Eğer emir yaratılmış olsaydı, bu yaratılan emrin de O'nunla var olabileceği bir başka emre ihtiyacı olurdu. O emir de bir başka emre muhtaç olur ve bu sonsuza kadar böyle devam eder giderdi. Bu ise, imkânsız bir şeydir. Böylelikle yüce ALLAH'ın kelamı demek olan emrinin, kadim ve ezelî olduğu, mahluk olmadığı ortaya çıkmaktadır. O'nun emriyle mahlukatın var olması bu yolla mümkün olabilir.
Yine buna yüce ALLAH'ın şu buyruğu da delil teşkil etmektedir: "Biz, gökleri, yeri ve aralarındaki şeyleri ancak hak ile yarattı." (el-Hicr, 85) Şanı yüce ALLAH bu buyrukta gökleri ve yeri hak ile yani, hak olan sözü ile yarattığını haber vermektedir ki, bu da O'nun mukevvenata (ol emriyle var edilenlere) verdiği: kûn: ol buyruğudur. Eğer, hakkın kendisi yaratılmış olsaydı, onunla mahrukatı yaratması mümkün olamaz, düşünülemezdi. Zira, mah-lukat, mahluk ile yarattlamaz.
Buna da yüce ALLAH'ın şu buyrukları delalet etmektedir: "Andolsun ki, gönderilmiş kullarımız için şu sözümüz ezelden beri geçmiştir:..." (es-Saffat, 171); "Muhakkak ki, kendileri için tarafımızdan iyiliğin takdir edilmiş olduğu kimseler ondan uzaklaştırılmışlardır" (el-Enbiyâ, 101); "Fakat, Benden... sözü hak olmuştur." (es-Secde, 13) İşte bütün bunlar, ezelde bu husustaki "söz"ün(ün) geçmiş olduğuna bir işaret vardır. Bu da ALLAH'ın sözünün ezelden beri var olmasını gerektirmektedir. Bu nükte ALLAH'ın sözünün mahluk olduğunu kabul edenlerin görüşlerini reddetmek için yeterlidir.
Bununla birlikte aksi kanaatte olanların görüşlerine delil gösterdikleri bir takım âyetler de vardır. Yüce ALLAH'ın: "Kendilerine Rabblerinden bir yeni zikir gelse..." (el-Enbiyâ, 2) buyruğu ile yüce ALLAH'ın: "ALLAH'ın emri elbette yerine gelir" (el-Ahzâb, 37) ile, 'ALLAH'ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir" (el-Ahzâb, 38) buyruğu ve benzerleri.
Kadı Ebu Bekr der ki: Yüce ALLAH'ım "Kendilerine Rabblerinden yeni bir zikir gelse" (el-Enbîyâ, 21/2) buyruğunun anlamı, kendilerine Peygamber (sav)'dan her hangi bir ümit, bir va'd ve bir korkutma gelecek olsa "mutlaka onu eğlenerek, alay ederek dinlerler." (el-Enbiyâ, 21/2) Çünkü, Peygamberlerin öğütleri ve sakındırmaları bir zikirdir. Nitekim yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır: "Sen onlara hatırlat (zekkir). Sen ancak bir hatırlatıcısın (müzekkir).* (el-Ğâşiye, 88/21) Yine konuşma esnasında filan kişi zikir meclisindedir tabiri kullanılır. Diğer taraftan yüce ALLAH'ın: "ALLAH'ın emri elbette yerine gelir buyruğu ile ALLAH'ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir." (el-Ahzâb, 33/37 ve 38) buyrukları ile yüce ALLAH kâfirlerden alacağı intikamı ve onlara vereceği cezayı, bir de mu'minlere yardımını verdiği hüküm ve takdir etmiş olduğu fiillerini kastetmektedir. Nitekim yüce ALLAH'ın şu buyruğu da bu kabildendir.: "Nihayet emrimiz gelip de..." (Hûd, 40) Bir başka yerde de yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır: "Halbuki Firavun'un emri hiç de doğru değildi." (Hûd, 97) Burada "emirden kasıt ise, onun hali, fiilleri ve izlediği yoldur. Şair de şöyle demektedir:
"Onun kendine has bir emri (hali, durumu , yolu) vardır. Nihayet o, Ayaklarıyla barınmak üzere bir mer'aya geçti mi, orada yerleşir."
2. Emir İle İrade Arasındaki İlişki:
Bu husus bu şekilde açıklığa kavuştuğuna göre şunu bil ki: "Emir"in irade ile hiç bir ilgisi yoktur. Mutezile ise, emir iradenin kendisidir, demektedir. Oysa bu doğru değildir. Aksine, yüce ALLAH, irade etmediği şeyi emreder, irade ettiği şeyi de yasaklar. Meselâ, İbrahim (a.s.)'a oğlunu boğazlamasını emrettiği halde, onun böyle bir işi fiilen gerçekleşmesini irade etmemişti. Peygamber'i Muhammed, (s.a.v.)'e ummeti ile birlikte elli vakit namaz kılmasını emretmekle birlikte ondan yalnızca beş vakit namaz kılmasını murad etmişti.
Yüce ALLAH: "Ve tâ ki, içinizden şehidler edinsin" (Âl-i İmran, 140) buyruğu ile Hamza'nın şehadetini murad ettiği halde, kâfirlerin onu öldürmesini nehyetmiş, böyle bir İşi yapmalarını emretmiş değildi. İşte bu husus gerçekten doğru ve bu konuda nefis bir açıklamadır, bunun üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Yüce ALLAH'ın: "Âlemlerin Rabbi olan ALLAH'ın şanı ne yücedir" anlamındaki buyruğunda geçen; Şanı ne yücedir!" buyruğu, "bereket" kökünden; vezninde bir kelimedir ki, bereket, çokluk, genişlik ve bolluk demektir.
Bu açıklamayı İbn Arefe yapmıştır. el-Ezherî der ki: "Tebâreke" yüce, azametli ve üstün anlamındadır. Bunun, O'nun ismi île teberruk edilir ve O'nun isminin uğurundan faydalanılmaya çalışılır, anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Âlemlerin Rabbi'nin anlamına dair açıklamalar da el-Fatiha Sûresi'nde (1/1. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
KURTUBİ TEFSİRİ
-------------------
“ Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenledi. O her şeyi bilendir”. Bakara 29
"Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur..." buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı on başlık halinde ele alacağız:
5- "İstiva" ve Müteşabihler :
"Sonra göğe yönelip de..." Buyruğunda "sonra" kelimesi haber verilen şeyin sıralaması dolayısıyla gelmiştir. Yoksa bizzat işin yapılış sırasını anlatmak için değildir.
İstiva (yönelmek): Dilde bir şeyin üstüne çıkmak ve üzerine yükselmek demektir. Nitekim yüce ALLAH (aynı kökten kelimeler ile) şöyle buyurmaktadır:
لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ
ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحانَ
الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ
- Siz onların sırtına binip üzerlerine yerleştiğiniz (isteveytum) zaman, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz:
"Bunları bizim hizmetimize veren ALLAH'ı tenzih ve tesbih ederiz. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi." (Zuhruf 13)
فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنتَ وَمَن مَّعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي نَجَّانَا
مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
- Sen, yanındakilerle beraber gemiye yerleştiğinde (isteveyte): "Bizi zalimler topluluğundan kurtaran ALLAH'a hamdolsun" de. (Mu'minun 28)
"Sen ve seninle birlikte olanlar gemiye bindiğinizde (isteveyte)..." (el-Mu'minun, 28);
"Sonra onların sırtları üzerine binip yerleşince (isteveytum)..." (ez-Zuhruf, 13)
Şair de şöyle demektedir:
"Ipıssız bir çölde onları bir su başında görürdüm
Güney (Yemen) yıldızı alabildiğine yükselmiş idi (istevâ)"
Güneş başımın üzerinde istiva etti, kuş tepeme istiva etti, tabirleri ile anlatılmak istenen bunların yükseldiğidir.
Bu âyet-i kerime muşkil (anlaşılması zor) âyetlerdendir. İlim adamları bu ve benzeri âyetlerde üç ayrı görüş ortaya atmışlardır.
Kimisi: Biz bunları okur, bunlara iman eder ve tefsir etmeyiz, derler. İmamların pekçoğu bu görüştedir.
Bu, İmam Malik'ten gelen şu rivayete benzemektedir: Adamın birisi ona yüce ALLAH'ın: "Rahman (olan ALLAH) Arşa istiva etti." (Ta-ha, 5) buyruğu hakkında soru sormuş, İmam Malik de şöyle demiştir:
-İstiva bilinmeyen birşey değildir. Ancak keyfiyeti akıl ile bilinemez. Buna iman ise farzdır. Bunun nasıl olduğuna dair soru sormak bid'attir. Ben senin kötü bir adam olduğunu görüyorum. Hadi bunu buradan çıkartınız.
Bir kısım ilim adamı da şöyle demiştir: Bu âyetleri okuruz ve dildeki zahiri anlamına uygun düşecek şekilde yorumlarız. Bu Muşebbihe'nin görüşüdür.
Kimisi de şöyle demiştir: Bu gibi âyetleri okuruz, te'vilini yaparız ve bunları zahirlerine hamlederiz.
el-Ferra, yüce ALLAH'ın: "Sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenledi" buyruğu ile ilgili olarak şöyle demiştir: İstiva Arap dilinde iki anlama gelir:
Birincisi: Kişinin olgunlaşması, gençliğinin ve gücünün son noktasına ermesi demektir. Yahut eğrilikten kurtulup düzelmesi demektir. İşte bu Arap dilindeki iki anlamıdır. Üçüncü bir anlamı da şöyle olur: Filan kişi, filana doğru gidiyor iken daha sonra bana yöneldi ve bana sövmeye koyuldu. Burada bu kelime (istiva) bana doğru yönelmek, bana karşı gelmek anlamında kullanılmıştır. İşte yüce ALLAH'ın: "Sonra göğe yönelip de..." buyruğunun anlamı budur. Doğrusunu en iyi bilen ALLAH'tır.
İbn Abbas şöyle demiştir: "Sonra semaya yöneldi:" Yükseldi. Bu konuşma esnasında: Önce oturuyor iken ayağa kalktı, doğruldu (istiva) ve önce ayakta iken dosdoğru oturdu (istiva) demene benzer. Bütün bu kullanış şekilleri arap dilinde uygun ve yerindedir.
el-Beyhakî Ebu Bekr Ahmed b. Ali b. el-Huseyn şöyle demiştir: "İstiva etti (yöneldi)" buyruğuna yönelmek anlamını vermek, doğru ve yerindedir. Çünkü yönelmek göğü yaratmayı kastetmektir. Kastetmek de irade etmek, dilemek demektir. ALLAH için de bu sıfatlar caizdir.
"Sonra" kelimesi iradeye değil yaratmaya taalluk etmektedir. İbn Abbas'tan (iradeye taalluk ettiğine dair) rivayette bulunan kişi aslında bu rivayeti el-Kel-bî'nin Tefsir'inden almıştır. el-Kelbî ise zayıf bir ravidir.
Süfyan b. Uyeyne ve İbn Keysan, yüce ALLAH'ın: "Sonra göğe yönelip de..." buyruğu, orayı kastetti, yani yaratmak ve varetmek kasdıyla oraya yöneldi demektir, demişlerdir. Bu da bir görüştür.
Şöyle de denilmiştir: ALLAH oraya yöneldi, ancak bu konuda herhangi bir keyfiyet veya sınırlandırma sözkonusu değildir. Bu görüşü Taberi tercih etmiştir. Ebu'l-Aliye er-Reyahi'den bu âyet-i kerime hakkında şöyle denilebileceği nakledilmektedir: İstiva etti, yükseldi anlamındadır. el-Beyhakî der ki: Bundan kastı -doğrusunu en iyi bilen ALLAH'tır- emrinin yücelmesi, yükselmesidir. Bu da kendisinden semanın yaratıldığı suyun buharıdır.
İstiva edenin (yükselenin) duman olduğu da söylenmiştir. İbn Atiyye der ki: Ancak kullanılan ifadeler buna uygun değildir. Bunun anlamının istila etmek, kuşatmak olduğu da söylenmiştir. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:
"Bişr Irak'ı istila etti (istiva)
Kılıçsız ve kan akıtmaksızın."
ibn Atiyye der ki: Böyle bir açıklama ALLAH'ın: Rahman (olan ALLAH) Arşın üzerine istiva etti" (Taba, 5) buyruğu hakkında uygundur.
Ben derim ki: Bundan önce el-Ferrâ'nın görüşünü açıklarken edatlarının aynı anlama geldiğine işaret edilmişti.
Bu konuya dair daha fazla bilgiler yüce ALLAH'ın izniyle A'raf sûresinde gelecektir. (A’raf 54)
Bu ve benzeri âyetlerde kural, hareketin ve bir yerden başka bir yere intikalin sözkonusu olmamasıdır. (Yani hareket ve intikal anlamını verecek şekilde açıklamalarda bulunmamaktır.)
(İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 1/524-526)
KURTUBİ TEFSİRİ
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
