Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Haya (utanma) nedir ? - "Haya imandandır"
#1
[Resim: 145445057978581.png]

Haya (utanma) nedir ? - "Haya imandandır"

Hayâ, lügat olarak, ayıplanan bir şeyin korkusuyla insanda hâsıl olan değişme ve inkisâr mânasına gelir. Mamafih, herhangi bir sebeple bir şeyin mücerred terkine de hayâ dendiği olmuştur. Aslında terk, hayâ değil, hayânın gerektirdiği şeylerden biridir. Râğıb: "Nefsin kendini kabih şeyi yapmaktan tutmasıdır" diye tarif edip açıklar: "Hayâ insana has bir duygudur. Bununla her istediğini yapmaktan kendini alıkoyarak hayvandan ayrılır. İffet ve hayırdan mürekkeptir. Bu sebeple hayâ sahibi çok şecaatli olamaz. Nadir şecaat sahipleri utangaçtır."
Hayâyı, "nefsin, mekruh addedilen şeyi işlemek korkusuyla kendisini tutmasıdır" diye tarif edenler de olmuştur. Burada işlenmesinden korkulan mekruh dinî bir mekruh olabilir, aklî bir mekruh olabilir, örfî bir mekruh olabilir. Dinî mekruhu işleyene fâsık, aklî mekruhu işleyene mecnun, örfî mekruhu işleyene ebleh denir.
Bazı âlimler hayâ, haram kılınan şeylerde ise vâcib, mekruh şeylerde ise mendub, mübah şeylerde ise örfîdir demiştir.
Şeriatte, kötü ve çirkin olandan içtinab etmeye, hak sahibinin hakkına riayetsizlikten men etmeye sevkeden ahlâka denir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) "Hayânın tamamı hayırdır" demekle, her çeşit çirkinlik, haksızlık ve kötülüklerden içtinâb ve kaçınmanın hayır olduğunu belirtmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), hayânın İslâm dininde tuttuğu ehemmiyeti belirtmek için, onun "imandan bir şube" olduğunu belirtmiştir. İnsanlık tarihindeki yerini de şöyle belirtmiştir:
إنَّ مِمَّا اَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كََمِ النُّبُوَّةِ اُولَى: إذَا لَمْ تَسْتَح فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ
"İnsanlığın ilk nübüvvetten aldığı öğüt şudur: "Eğer hayân yoksa git dilediğini yap."
Hayâ duygusu fıtrî mi mukteseb mi?
Bu hususu açıklama sadedinde İbnu Hacer, "Hayâ imandan bir şubedir" hadisine atıf yaparak bir sual sorar ve sonra cevabını verir:
"- Eğer: "Hayâ fıtrattan gelen (garîzî) bir huydur, nasıl olur da imanın bir şubesi olur?" dersen, cevaben deriz ki:
“- Hayâ bazan garîzî yani fıtrî ve yaratılıştan, bazan da tahallukîdir, yani irade ile kazanılır. Ancak şeriatın isteğine uygun olarak kullanılması iktisâba, bilgiye ve niyete muhtaçtır. Böylece hayânın niyet ve gayretle kullanılması, taate sevkedici, masiyet işlemekten menedici olması, onu imandan bir parça kılar. Hiçbir zaman: "Hayâ vardır, hak söylemekten veya hayır işlemekten mani olur" denemez. Zîra böylesi bir hayâ anlayışı şer'î değildir."
Ebu'l-Abbâs Kurtubî de şöyle der: "Mükteseb (yani irade ile kazanılan) hayâ, Şâri'in imandan bir şube kıldığı hayâdır. İşte kişinin mükellef olduğu hayâ da bu hayâdır, garîzî olanı değil. Ancak kimde garîzî hayâ mevcut ise bu, mükteseb olan hayâya yardımcı olur. Şu da var ki, mükteseb olan da insan tabiatına işleyerek garîzî hayâ hükmüne de geçebilir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) her iki çeşidi de nefsinde cemetmişti: Garîzî hayâda bâkire kızdan daha ziyade ilerde, mükteseb hayâda da zirvede idi."
Örfen hayâ edip utanılacak bir kısım meselelerin sorulması veya açıklanması hususunda dinimiz hayâ aramaz. Bir başka ifadeyle hayâ gerekçesiyle o çeşit meselelere temas edilmemesini, ihmâl edilmesini hoş karşılamaz ve buna hayâ demez. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), yeri geldiği zaman, o çeşit mevzulara şu âyeti okuyarak çekinmeden girmiştir: وَاللّهُ َ يَسْتَحْيىِ مِنَ الْحَقِّ "Allah gerçeği söylemekten çekinmez" (Ahzâb 53).
Ashâb da, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan öğrendikleri bu metoda uyarak, gerek Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e ve gerekse birbirlerine, hacâletâver meseleleri sormaktan çekinmemişler, aynı âyeti okuyarak söze başlayıp meselelerini sormuşlardır. Bu davranış dolayısıyla kimse kimseyi ayıplamamış, o çeşit meseleler, tedkik, tahlil, ta'lim ve taallüm dışı bırakılmamıştır.
Nevevî der ki: "(Hakkı öğrenme meselesinde hayâ etmek, dinin taleb ettiği) hakikî hayâ değildir. Zîra hayânın tamamı hayırdır, hayâ hayırdan başka bir şey getirmez. Dini ilgilendiren ve fakat utandırıcı meselelerde sualden vazgeçmek hayır değil, şerdir. Öyle ise şer getiren şey nasıl hayâ olur?"
Bediüzzaman, hatırımıza gelebilecek bir soruyu cevaplar: Allah'a karşı edeb nasıl olabilir?
"SUAL: Her şeyi bilen ve gören, hiçbir şey O'ndan gizlenmeyen ALLÂMÜ'L GUYUB'a karşı edeb nasıl olur? Sebeb-i hacalet olan hâletler, O'ndan gizlenmez. Edebin bir nev'i tesettürdür. Mucib-i istikrah hâlâtı setretmektir. ALLÂMÜ'L GUYUB'a karşı tesettür olamaz?
ELCEVAP: Evvelâ: Sani-i Zülcelâl, nasıl ki kemal-i ehemmiyetle san'atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de: Mahlukatını ve ibâdını sâir zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Lâtif ve Hakim gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilâf-ı edeb oluyor.
İşte Sünnet-i Seniyye'deki edeb, O Sâni-i Zülcelâl'in esmâlarının hudutları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.
Saniyen: Nasıl ki bir tabib, doktorluk noktasında bir nâmahremin en mahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilâf-ı edeb denilmez. Belki, edeb-i tıp öyle iktiza eder denilir. Fakat o tabib, reculiyet unvanıyla yahut vâiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini, edeb fetva vermez. Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır. Öyle de: Sâni-i Zülcelâl'in çok esmâsı var. Herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ: Gaffâr ismi, günahların vücudunu ve Settâr ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi; Cemil ismi de, çirkinliği görmek istemez. Latif, Kerim, Hakim, Rahim gibi esmâ-i cemâliye ve kemâliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkin vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esmayı cemâliye ve kemâliye ise melâike ve ruhanî ve cin ve insin nazarında güzelliklerini mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-i edebleriyle göstermek isterler.
İşte Sünnet-i Seniyye'deki âdâb, bu ulvî âdâbın işaretidir ve düsturlarıdır ve numûneleridir."[1]

ـ1ـ عن ابن مسعود رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّه #: اسْتَحْيُوا مِنْ اللّهِ حَق الحَيَاءِ. قُلْنَا إنَّا نَسْتَحِى مِنَ اللّهِ يا رَسُولَ اللّهِ وَالْحَمْدُللّهِ. قَالَ: لَيْسَ ذلِكَ ولكِنْ اسْتِحْيَاءَ مِنَ اللّهِ حَقَّ الحَيَاءِ أنْ تَحْفَظَ الرَّأسَ وَمَا وَعَى، وَالْبَطْنَ وَمَا حَوَى وَتَذْكُرَ المَوْتَ وَالْبِلى، وَمَنْ أرَادَ اŒخِرَةَ تَرَكَ زِينَةَ الحَيَاةَ الدُّنْيَا، وَآثَرَ اŒخِرَةَ عَلى ا‘ولى،
فَمَنْ فَعَلَ ذلِكَ فَقَدِ اسْتَحْيَا مِنَ اللّهِ حَقَّ الْحََيَاءِ[. أخرجه الترمذى.والمراد »بما وعى الرَّأسُ« السمع والبصر واللسان. و»بما حَوى الْبَطْنُ« المأكول والمشروب. والمراد: الحث على طلب الحل من الرزق، واستعمال هذه الجوارح في مرضاة اللّه تعالى .

1. (1669)- İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Allah'tan hakkıyla hayâ edin!" buyurdular. Biz: "Ey Allah'ın Resûlü, elhamdülillah, biz Allah'tan hayâ ediyoruz" dedik. Ancak O, şu açıklamayı yaptı: "Söylemek istediğim bu (sizin anladığınız hayâ) değil. Allah'tan hakkıyla hayâ etmek, başı ve onun taşıdıklarını, batnı ve onun ihtivâ ettiklerini muhâfaza etmen, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim âhireti dilerse dünya hayatının zinetini terketmeli, âhireti bu hayata tercih etmelidir. Kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah'tan hakkıyla hayâ etmiş olur." [Tirmizî, Kıyâmet 25, (2460).][2]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Allah'tan hakkıyla hayâ etmek" diye farklı bir mefhumdan söz etmektedir. Farklı diyoruz. Çünkü, halkın mutad hayâ anlayışını kabul etmeyerek, hakkıyla hayâyı yeni baştan târif ediyor. Buna göre, kişi dinleyip, görüp öğrendiğinden, yiyip içtiğine kadar her şeyin Allah'ın rızasına uygun olmasına dikkat etmelidir, gerçek hayâ budur. Zîra başın taşıdıklarından göz, kulak, lisan gibi maddî ve zâhirî; hâfıza, hayâl, tefekkür gibi ruhî ve görünmez duygu ve hasseler kastedilmektedir. Keza batnın ihtiva ettiklerinden murad da mide, ferc, kalb, el ve ayaklar gibi batın ve batna bağlı her şeydir. Bu uzuvların ilgili olduğu bütün fiiller buraya dahildir. Şu halde insan bütün organlarını helâlde kullanmadıkça hakikî hayâya eremez.
Beyzâvî der ki: "Allah'tan hakkıyla hayâ, sizin zannettiğiniz şey değildir. Bilakis o, kişinin nefsini bütün organlarıyla Allah'ın razı olmayacağı fiil ve sözlerden korumasıdır."
Süfyan İbnu Uyeyne de şöyle demiştir: Haya takvanın en hafif mertebesidir. Kul hayâ etmedikçe Allah’tan korkmaz. Ehl-i takvânın takvâya, hayâdan başka girdiği bir kapı var mıdır?"
Hadîsle ilgili olarak Tîbî de şunu söylemiştir: “Burada baş, her çeşit kötü ahlâkın kab ve zarfı kılınmış; ağız, göz, kulak ve bunlara bağlı olan diğer manevî duyguların hepsi kastedilmiş ve bunların kötülüklerden korunması emredilmiştir.
Münâvî, hadiste geçen "ölümü ve toprakta çürümeyi hatırla" ibaresiyle ilgili olarak şu açıklamayı kaydeder: "Kim kemiklerinin çürüyeceğini, azalarının dağılacağını derhatır eder, aklına getirirse; dünyevî, fani lezzetler nazarında kıymetini kaybeder ve âhireti kazanmada gerekli olan şeyler ehemmiyet kazanır, Allah'a saygı ve sevgi ile ibadet eder."
Tîbî hadisin sonunda geçen: "Kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah'tan hakkıyla hayâ etmiş olur" cümlesiyle ilgili olarak der ki: "Bu sözle, bütün geçmiş kaydedilenlere işaret edilmektedir. Kim bunlardan birini ihmâl ederse hayâ duyma sorumluluğundan kurtulamaz. Bundan şu husus ortaya çıkmıştır: İnsanın cibilleti ve baştan ayağa dahili ve hâricî uzuvlarıyla hilkati, kusur madeni ve rüsvaylık mahallidir, bunu yegâne bilen de Allah Teâlâ'dır. Öyle ise, hakikî hayâ, O'ndan utanmak ve yapıldığı takdirde ayıplanılacak şeylerden kaçınmakla hâsıl olur. Bunun da aslı, esâsı, İslâm'a göre değeri olmayan şeyleri yani mâlayâniyâtı terketmek, mânası, değeri, sevabı olan şeylerle meşgul olmaktır. Kim bu söyleneni yerine getirirse Allah ona gerçek hayâyı müyesser kılar.
Hayânın pekçok mertebesi vardır. En üst mertebesi: Zâhiren ve bâtınen, içiyle dışıyla kişinin Allah'tan hayâ etmesidir. İşte bu, kişiye müşâhede makamı kazandıracak olan murâkabe makamıdır.
el-Mecmû'da Şeyh Ebu Hâmid'den şu kaydedilmiştir: "Hasta veya sağlam herkes bu hadisi, dilinde pelesenk olacak şekilde çokca zikretmesi lazımdır ve bilhassa hastalar!"[3]

ـ2ـ وعن أبى سعيد الخدرى رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كانَ رَسولُ اللّهِ # أشَدَّ حَيَاءَ مِنَ العَذْرَاءِ في خِدْرِهَا)ـ1(، وَكَانَ إذَا رَأى شَيْئاً يَكْرَهُهُ عَرَفْنَا ذلِكَ في وَجْهِهِ[. أخرجه الشيخان .

2. (1670)- Ebû Saîdi'l-Hudrî (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çadırdaki bâkire kızdan daha çok hayâ sahibi idi. Hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu yüzünden hemen anlardık." [Buhârî, Edeb 77, Menâkıb 23; Müslim, Fedâilu'n-Nebi 67, (2320).][4]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın fevkalâde bir hayâya sahip ______________)ـ1( الخدر: ناحية في البيت يترك عليها ستر فتكون فيها الجارية البكر. olduğunu anlatmaktadır. Bekâr kızın hayâsı ile yapılan mukayese, onun şiddetini ifade içindir. Çünkü, normal olarak en ziyade utanan kimseler bekâr kızlardır ve bunların da hususî örtünmelerinin gerisinde veya çadırlarında içerisinde yalnız oldukları zamanda, yanlarına bir yabancının girmesi durumunda duyacakları hayâ hâlidir. İşte Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hayâsı bu haldeki bâkire kızın hayâsı ile mukayese edilerek ondan daha şiddetli bir hayâya sahip olduğu belirtilmiştir.
Şârihler, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan bu hayânın sudur mahallini "Hududullah'a girmeyen meselelerde" diye belirtmeyi ihmâl etmezler. Hududun sübutunda kinâye tarzı yetmediği, açıklık gerektiği için, hududla ilgili meselelerde açık konuşmaya hayâ mâni olmamıştır. Nitekim Buhârî'de geçen zinâ itirafıyla ilgili bir vak'ada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) mü'terife: أنِكْتَهَا؟ َ تَكْنِى "Sen kadına temas mı ettin? Kinâyesiz söyle!" demiştir.[5]

ـ3ـ وعن زيد بن طلحة بن ركانة رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ #: إنّ لِكُلِّ دِينٍ خُلُقاً، وَخُلُقُ ا“سَْمِ الحَيَاءُ[. أخرجه مالك .

3. (1671)- Zeyd İbnu Talha İbnu Rükâne (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm'ın ahlâkı hayadır." [Muvatta, Hüsnü'l-Hulk 9, (2, 905); İbnu Mâce, Zühd 17, (4181, 4182).][6]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada her dinin ehemmiyetiyle üzerinde durup mensuplarında öncelikle aradığı bir seciyye olduğunu belirtmekte, İslâm'ın ısrarla üzerinde durduğu seciyyenin hayâ olduğunu haber vermektedir. Yani İslâm'a kıvam veren seciyyesi, güzellik katan mürüvveti hayâ olmaktadır.
Hayânın lügat olarak hayat kelimesinden geldiğini belirten Zürkânî: "Kalb, Allah'a imanla hayat bulup canlanırsa, onda hayâ da artar" der ve ilâve eder: "Görmez misin, utangaç kimse, utandığı vakit terler. Onun teri, ruhta coşan hayânın hararetinden ileri gelir. Hayânın coşmasından ruh feveran ederek cesedin ve bilhassa alnın terlemesine sebep olur. Zîra hayânın hakimiyeti, yüz ve göğüsle tezâhür eder. Bu da kişideki İslâm'ın kuvvetli olmasından ileri gelir. Zîra İslâm nefsin teslimiyetidir. Din zaten nefsin boyun eğmesi ve inkiyâdıdır. İşte bu sebeple hayâ İslâm'ın ahlâkı olmuştur. Müslüman âdeta, fıtrî bir şekilde mütevazi ve hayâ sahibidir. Bu açıklamayı, Hakim Muhammed İbnu Ali et-Tirmizî yapmıştır. Diğer bazı âlimler de şöyle demişlerdir: "Öteki din mensuplarında hayâ dışında muayyen bir seciyyenin galebesi vardır. Müslümanlar üzerinde ise galib olan hayâdır. Çünkü o, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, tamamlamak üzere gönderildiği mekârimu'l-ahlâk'ın mütemmimidir. İslâm dini, bütün dinlerin en şereflisi olması haysiyetiyle, Cenab-ı Hakk, ahlâkın en yüce ve en eşrefini ona vermiştir..."[7]

ـ4ـ وعن أنس رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال النَّبىُّ #: مَا كَانَ الْفُحْشُ في شَئ إَّ شَانَهُ، وَمَا كَانَ الحَيَاءُ في شَئٍ إَّ زَانَهُ[. أخرجه الترمذى .

4. (1672)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Edebsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği şeyi güzelleştirir." [Tirmizî, Birr 47, (1975); İbnu Mâce, Zühd 17, (4185).][8]

AÇIKLAMA:

Edebsizlik diye tercüme ettiğimiz kelime fuhş'dur. Fuhş, günah ve meâsiden çirkinliği fazla olanlara denmiştir. Söz ve fiilden açık şekilde çirkin olanlar hep fuhş kelimesiyle ifade edilmiştir. Zinâ da günahların en çirkini olması sebebiyle fuhş kelimesiyle ifade edilmiştir.
Sadedinde olduğumuz hadisteki fuhştan çirkin ve kaba sözlerin kastedildiği umumiyetle benimsenmiştir. Ancak, kaba ve sert davranışın kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü bu mânayı te'yiden bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur:
مَا كَانَ الرِّفْقُ فِى شَىْءٍ إَّ زَانَهُ وََ نُزِعَ مِنْ شَىْءٍ إَّ شَانَهُ
"Bir şeye rıfk girdi mi onu güzelleştirir, bir şeyden de çıkarıldı mı onu çirkinleştirir."
Tîbî, hadisteki: "Hayâ bir şeye girerse onu güzelleştirir" ifadesindeki "şey'e" kelimesinde mübâlağa kastı olduğunu söyler ve der ki: "Hayâ veya fuhş cansızı güzelleştirir veya çirkinleştirebilirse, insanı nasıl güzelleştirip çirkinleştirdiği anlaşılmalıdır! denmek istenmiştir." [9]



Edep; akıl ve hikmete muvafık hareket edip, Cenab-ı Hakk’ın emrettiği gibi yaşamaktır. Hayâ ise, utanma ve ar duygusu olup, utanç verici durumlardan sakınmak ve nefsin süfli arzularını terk etmektir.

Bediüzzaman Hazretleri hayâyı şöyle tarif eder; “Hayâ, nefsin sıkılmasıyla yüzde peyda olan kızartıdan ibaret”[1] tir.

Edep, bütün hallerde istikamet ve iyilik üzere bulunmaktır.

Edep, aklı ikmal eden, onu nurlandıran, imanı kemale erdiren, insanı ruhen terakki ettirip saadet ve selamete kavuşturan en hayırlı bir sermayedir.

Şu hadisi şerif de edep ve hayânın ehemmiyetini ortaya koymaktadır. “Cebrail (as.) Hazret-i Âdem babamıza taraf-ı İlahiden akıl, hayâ ve din olmak üzere üç hediye getirmiş ve ‘Bunlardan birini tercih et!’ demiş. O da aklı tercih etmiş. Cebrail(a.s) din ve hayâ’yı geri götürmek istemiş. Ancak onlar; ‘Bizim akılla beraber olmamız yaradılışımızın gereğidir. O neredeyse biz de oradayız.’ demişler.”

Mevlana’nın mürşidi olan Şems-i Tebrizi şöyle buyurur: “Akıldan, imanın hakikati nedir?” diye sordum. Akıl kalbimin kulağına dedi ki; imanın hakikati edepten ibarettir.” Tebrizi sözüne şöyle devam etti: “İnsanın tenindeki can ne ise, edep de odur. İnsanların kalbindeki ve gözündeki nurlar edepten ibarettir. Bu kâinatın kubbesindeki nizam ve revnak edeptir. Geceleri parıldayan en nurlu ve en üstün ışık edeptir.”

Hz. Mevlâna da şöyle der: “Eğer insanoğlu edepten mahrum ise insan değildir. İnsanın hayvandan farkı edeptir. Gözünü aç ve Allah’ın bütün kelamına dikkat et. Âyet âyet bütün Kuran’ın manası edeptir.”

Evet, iffet, hayâ, haysiyet ve istikamet gibi ahlâk-ı haseneden mahrum olan fert ve cemiyetler, fen ve teknik sahasında ne kadar terakki ederlerse etsinler, hüsrandan kurtulamaz ve huzurla yaşayamazlar. Bu meziyetlerden mahrum bulunan fertler, ne kadar münevver, ne derece tahsilli, ne nisbette sanatkâr da olsalar, o millet, bu fertlere istinaden bir ahenkle terakki edemez. Bu bakımdan, fert ve cemiyeti iman, ahlâk, fazilet, irfan, ilim, edep ve hayâ ile teçhiz etmek lazımdır ki maddi ve manevi terakki edilsin. Edep ve irfan sahibi olanlar, hayatını nizam ve intizam içinde geçirir ve huzur ile yaşarlar. İnsanlığın ruhu, hakikati ve ziyneti olan edep ve terbiyenin; fert ve cemiyet için ehemmiyeti aşikârdır. Şu harika beyit de bu hakikati çok veciz bir şekilde ifade etmektedir:

Edep bir taç imiş nur-u Huda’dan

Giy ol tacı, emin ol her beladan

Alvarlı Muhammed Lütfi Hazretleri de bir beytinde şöyle der;

Olur isen ehl-i edep

Edep saadete sebep

Ehl-i irfan olan Laedrî ise şöyle der;

Edep hoştur, edep hoştur İlahî

Edepsizlik hor eder pâdişahı

İşte sözlerin büyüğü, büyüklerin sözü.

Bazı zatlar: “Edep kelimesi, elif, dal ve be harfinden ibarettir. Elif, kişinin eline, de harfi kişinin diline, b harfi de beline sahip olmasına işaret eder.” Demişlerdir. İnsanların ayıplarını yüzlerine vurmak, onları tahkir etmek edebe muhaliftir. Edep abidesi ve hayâ timsali olanlar, kendisine hakaret edenleri affeder, hiç kimseye kötülük düşünmez ve fenalık yapmazlar; karşısındaki kişi edep ve hayâdan mahrum olsa bile, onu insanlar arasında küçük düşürecek ve mahcup edecek hareketlerden sakınırlar.

Sünbülzâde Vehbi Efendi bir beytinde şöyle der:

Setreder ayıbını insanın hep

Ne güzel elbise imiş esvâb-ı edep

İlahi ahlakla ahlaklanmış olan Peygamber Efendimiz’in (sav.) rahle-i tedrisinde yetişmiş olan Hz. Hasan (r.a) ile Hz. Hüseyin (r.a) Efendilerimizin yanlış abdest alan yaşlı birine yaklaşım tarzı herkesin malumudur. Onlar, abdestini yanlış alan kimsenin kusurunu direk yüzüne söylemezler de; “Amcacığım biz iki kardeşiz, biz abdest alalım da hangimiz abdesti doğru alıyoruz siz karar veriniz” deyip abdest alırlar. Böylece yaşlı adam abdesti kendisinin yanlış aldığını anlar. Edebin bütün inceliklerini şahsında yaşayan Hz. Ali (ra.) Efendimiz; “Hiç kimsenin hatasını yüzüne vurmayınız. O hatayı işleyene, başka birini misal göstererek hatasını anlatınız.” sözünü kendilerine rehber edinmiş olan evlatları, inceliğin, zarafetin ve edebin zirvesinde olduklarını böylece göstermişlerdir.

Yetim kimse anası ve babası olmayan değil, ilim ve edebi olmayandır. Asıl fakir; malı mülkü olmayan değil, ilim ve edepten mahrum olandır. Çünkü nimet ve servetlerin en büyüğü ilim ve edeptir. Bu nimetlere nail olan, edebi sayesinde nail olur. O nimetleri kaybeden de edebi terk ettiği için kaybeder. Bu bakımdan, edepten mahrum olan bir kimse, vasıl-ı Huda olamaz. Dünyada rezil, rüsva olduğu gibi ahirette de azab-ı İlahiye maruz kalır. Edebini yitirmiş bir kimse, en tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalıktan daha tahripkârdır. Edep, hayâ ve iffetten mahrum olan insan ilim, makam ve rütbe bakımından ne kadar yükselirse yükselsin faziletli sayılamaz. Çünkü asıl fazilet ve kemal, ilim ile ahlakın ittihat etmesiyle mümkündür. Edep ve hayâdan mahrum olan kimseler, huzur ve saadetle yaşayamadıkları gibi, bazen haysiyet ve şereflerini de kaybederler.

Bediüzzaman Hazretleri gazetecilere hitaben şöyle der:

“Ey gazeteciler! Edibler edebli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten, bitarafane çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve niyet-i hâlisa tanzim etmeli. Halbuki siz, iki kıyas-ı fâsidle, yâni: Taşrayı İstanbul’a ve İstanbul’u Avrupa’ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz; ve şahsî garazları ve fikr-i intikamı uyandırdınız. Zira elifba okumayan çocuğa felsefe-i tabiiye dersi verilmez! Ve erkeğe, tiyatrocu karı libası yakışmaz! Ve Avrupa’nın hissiyatı, İstanbul’da tatbik olunmaz! Akvamın ihtilâfı; mekânların ve aktârın tehalüfü, zamanların ve asırların ihtilâfı gibidir. Birisinin libası, ötekinin endamına gelmez. Demek, Fransız Büyük İhtilâli, bize tamamen hareket düsturu olamaz! Yanlışlık, tatbik-i nazariyat ve mukteza-yı hâli düşünmemekten çıkar.”[2]

Eskiden evlerin ve işyerlerin duvarlarına “Edep Ya Hû!” yazılı levhalar asılıyordu. Hocalarımdan biri olan Hacı Faruk Efendi’nin yanına ilk gittiğimde onun evinin duvarında da aynı levhanın asılı olduğunu gördüm. Kendisine; “Edep Ya Hû!” ne demektir? diye sordum. Hocam şöyle cevap verdi: “İslâmiyet üç rükün üzerinde durur ve bu üç esas üzerinde devam eder. Bunlar, itikat, ubudiyet ve ahlâk-ı hasene, yani güzel ahlâktır. Ahlâk-ı hasene diğer ikisini korur. Eğer güzel ahlak olmazsa diğerlerinin ruhu kalmaz. Bizim dinî kültürümüzün kaynağı bunlardır.”

Daha sonra Şeyh Sadi’nin Gülistan adlı eserinde edebe ait bir bahis okuyunca, “Edep Ya Hû” sözünün fert ve cemiyet için ne kadar ehemmiyetli ve ne kadar büyük bir hazine olduğunu anladım.

Edep ve iffet namusun perdesidir. Namus ancak edep ve hayâ ile muhafaza edilir. Hayat denilen şey edeptir. Esrar-ı ilahiyeden bir sır olan edep, insanın en büyük ziyneti ve nurudur. Evet, edep insan-ı kâmilin meftun olduğu, fakat şeytanın ve şeytan gibi insanların hoşlanmadığı güzel ahlakın en önemli şubelerindendir. Edep ve iffetin düşmanı edepsizliktir. Edep her zaman takdirle, hayâsızlık ise lanetle yâd edilir. Bu bakımdan, her Müslüman’ın en önemli vasfı edep, hayâ ve nezaket olmalıdır. Zira, mütedeyyin kimselerin en büyük şiarı bunlardır. İnsanın bedeni gıdalara muhtaç olduğu gibi, aklı da ilim ve edebe muhtaçtır.

Tasavvuf terbiyesinde de edebin çok önemli bir yeri vardır. Onun her kademesinde edep ön plandadır; baştan sona kadar hep edep üzerine bina edilmiştir. Odadan dışarı çıkan bir kişinin arkasını dönmesi edebe muhaliftir. Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerinin şeyhi olan Üfdade Hazretlerinin Bursa’da bulunan türbesinin kapısının üzerine, “Edep ya hû” kapının arkasına ise, “Edeple giren lütufla çıkar” yazılıdır.

İnce düşünce, hassasiyet, nezaket, zarafet, edep ve hayâ insani münasebetlerde de çok önemlidir. Büyüklerin yanında yüksek sesle konuşmamak, yaşlılara hürmet etmek, konuşan herhangi bir kimsenin sözünü kesmemek, meclis içinde fısıltılı veya gizli konuşmamak ve kahkaha ile gülmemek de edep ve hayâdandır. İnsanları aşağılamak, onlarla alay edip küçük düşürmek, su-i zanda bulunmak, insanların gizli hallerini araştırmak ve lakap takmak da edebe muhaliftir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar (alay edilenler) kendilerinden (alay edenlerden) daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasınlar. Belki alay edilenler, alay edenlerden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi kötü lakab ile çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötüdür. Kim tövbe etmezse işte o zalimlerin tâ kendisidir.”[3] Bir diğer ayette ise şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının; çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.”[4] Cenab-ı Hak, bu ayetlerle kullarına edep ve hayâ dersi vermektedir.

Dünyada rahat ve huzurlu yaşamak, ahrette de ebedi saadete mazhar olup aziz ve mükerrem olmak isteyen kişi, istikamet, edep ve hayâ dairesinde yaşamalı, herkesle iyi geçinmeli, hiçbir insanı incitmemelidir. İnsanların kusurlarını ve ayıplarını araştırıp ifşa edenler, settar-ül uyuba muhalefet etmiş olurlar, mahbub-u kulup yani kalplerin sevgilisi olamazlar. Kötülüğe kötülükle mukabele caiz olsa bile, bu hal ehl-i irfanın yapmayacağı bir durumdur. Vakar ve şerefini muhafaza eden bir ehl-i irfan bu gibi hoş olmayan şeylere tevessül etmez.

İslam dininde edep, kişinin her halinin murakabe altında olduğunun şuurunda olmasıdır. Nefsini ıslah edip iffet, vakar, hilim, sabır, nezaket, zarafet ve tevazu gibi hasletlerle edeplenenler, Allah’a yakınlaşır ve O’na dost olurlar.

Evet edep; şeytanın ve nefs-i emarenin boynunu büken, onu ayaklar altına alıp mağlup eden ve insanı maksuduna kavuşturan en emin vasıtalardan biridir. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.”[5]

Cenab-ı Hak Edebin Bütün Nevilerini Habibinde Cem Etmiştir

Her güzel haslette olduğu gibi edep ve hayâda da bütün insanların en üstünü, en mükemmeli Hz. Peygamber’dir (sav.). Rehber-i Ekmel olan Zat-ı Ahmediye (s.a.v) ilâhi hakikatleri beyan ve ifade ederken sözlerine ve üslubuna azamî derecede dikkat ederdi. Hz. Peygamber (sav.) söze nazik bir şekilde başlar, mülâyemetle hitap ederdi. Sözlerinin tesirini kıracak nahoş hareketlerden ve muhataplarını rencide edecek, onların kalplerini kıracak ve nefretlerini celp edecek sözlerden son derece sakınır ve sakındırırdı. Herhangi bir kimse sözünü bitirmeden söze başlamazdı. Muhataplarını dikkatlice, muhabbetle ve sonuna kadar dinlerdi. Musafaha ettiği kimse elini çekmeden, o elini bırakmazdı. İyiliğe mükâfatla, kötülüğe ise af ile mukabelede bulunurdu. Yüksek sesle konuşmazdı. Daima mütebessim idi. Ömründe bir defa bile kahkahayla güldüğü görülmemiştir. Onun gülmesi tebessümden ibaretti. Daima başı önde yürürdü.

Allah Resulü (sav.) kimsenin kusurunu görmez, görse bile yüzüne vurmazdı. Kendisine bir kimsenin hoş olmayan bir şeyi yaptığı bildirilince; “Falan kimse neden böyle yapıyor? Niçin böyle söylüyor?” demez. “Neden böyle yapıyorlar? Niçin böyle söylüyorlar?” şeklinde konuşur ve böylece o kimseyi ikaz eder, edebe muhalif söz ve davranışından vazgeçirirdi.

Peygamber Efendimiz(sav.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş.” Elbette bizzat Cenab-ı Hakk’ın terbiye ettiği Allah Resulü (sav.) bütün akvalinde, ahvalinde ve efalinde zirve noktada olacaktır ve olmuştur. Evet, Cenab-ı Hak, edebin bütün nevilerini Hz. Peygamber’de (sav.) cem etmiş ve kendisini rehber edinmemizi emretmiştir. Zira o (sav.), terbiye-i ilahiye ile mümtaz ve serfiraz, bütün kamalat-ı ahlakiyeye haiz, fezail-i ahlakiye ile mücehhezdir. Bu bakımdan, Kâinatın Fahri Ebedisi olan Allah Resulünde (s.a.v), istikamet, hilim, kerem, şecaat, metanet, şefkat, merhamet, edep, iffet, nezaket ve sabır gibi âli hasletler kemaliyle tecelli etmiştir. Peygamber Efendimiz’ in (sav) bütün hayatı ahlâk ve adabın mücessem bir levhasıdır.

Hazret-i Aişe Validemize (r.a); “Hz. Peygamber’in ahlakı nasıldır?” diye sorulunca, “Onun ahlakı Kur’an idi.” diye cevap vermiştir. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ve muhakkak ki sen, pek büyük bir ahlak üzeresin.” [6]

Peygamber Efendimiz (sav.) Kur’an’ın hariçte tecessüm etmiş bir şeklidir. Zira o, Kuran’ın bütün hakikatlerine güneş gibi bir ayna idi. Peygamber Efendimiz (sav.) bütün ahlak-ı hasenenin her bir şubesinin en son mertebesinde bulunan yegâne şahsiyettir ve hiçbir kimse ile mukayese edilmeyecek derecede hayâ ve edep timsalidir. Dost ve düşmanın ittifakıyla sabittir ki, Hz. Muhammed (s.a.v) gençliğinden beri edep, hayâ, iffet, nezahet ve ismet timsali olarak yaşamıştır. Bu ahvali bütün Arap kabilelerini kendisine meftun etmişti.

Kudsiyetin ey Nebiyi Enver!

Düşmanların itiraf ederler.

Vermekte bütün ukule hayret,

Hulkunda olan mükemmeliyet.

Bir mislini almamıştır elbet,

Ağuşuna daye-i meşiyyet.

Ömer Nasuhi Bilmen

Peygamber Efendimiz de (sav.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:“Utanmadıktan sonra dilediğini yap” [7] Hz Peygamber (sav.) nübüvvetinin ilk yıllarında sık sık tekrar ettiği bu hadis-i şerif, hayâ duygusunun ne kadar ehemmiyetli olduğunu, hayâsızlığın ise ne kadar büyük bir ayıp ve tehlike olduğunu ifade etmektedir.

Hz. Peygamber’e (sav.) nübüvvet vazifesi tevdi edilmeden önce, Arap yarımadasında putperestlik, hayâsızlık, iffetsizlik, zulüm, yağma, gaddarlık, içki, fuhuş, kumar ve her türlü ahlaksızlık, o zamanki insanların müşterek eğlencesi ve yegâne vasıfları haline gelmişti. Peygamber Efendimiz (sav.) temelleri istibdat, zulüm ve ahlaksızlık üzerine bina edilmiş ve ahlaken sukut etmiş olan o zamanın insanlarını çok kısa bir zamanda öyle bir seviyeye getirdi ki, onların her biri edep, hayâ ve iffetin birer timsali ve yıldızı haline geldiler.

Şunu hemen ifade edelim ki, edebin başı insanın haddini bilmesidir. Bunun içindir ki; “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” sözü, lisanlarda dolaşmaktadır. Haddini bilmek irfan ve faziletin temeli ve gereğidir. Haddini bileni herkes sever ve hürmet eder. Haddini bilmeyen ve edepten mahrum olan bir kimse, sevgi ve saygıdan mahrum kalır; herkesin nefretini kazanır.

Lokman Hekim’e; “Edebi kimden öğrendin?” diye sordular. O da; “Edepsizlerden öğrendim.” diye cevap verdi. Evet, kişi, edebe muhalif olan söz ve davranışlardan son derece sakınmalı, ağzından çıkacak her kelimeye son derece dikkat etmelidir. Bazen olur ki, bir mümin, ağzından çıkan bir kelime ile (Allah korusun) iman dairesinden çıkabilir. Edep ve hayâ sahibi olanlar İslâm dinine muhalif olan söz ve fiillerden son derece sakınır ve bu gibi hallerden hacalet duyarlar.

Ehl-i ilim ve irfanın ifade ettikleri şu sözler de edebin ehemmiyetini ortaya koymaktadır:

Edep, Hakk’a giden yolun azığıdır.

Edep, olgunlaşmanın ilk şartıdır.

Hakiki güzellik, ilim ve edep güzelliğidir.

İnsanın ziyneti, edebin tamamıdır.

Edep, insanı utanılacak şeylerden koruyan melektir.

Edep, nefsi gerektiği şekilde terbiye etmek ve güzel ahlâk ile süslemektir.

Edep, insanın mutlak bir fazilet kaynağıdır.

Evet, bütün güzel ahlâk ve ulvî seciyelerin kaynağı edeptir. Edep, güzel huyların ve seciyelerin bütün şubelerini içine alan şümullü ve zengin bir kelimedir. Bu şubelerden biri de hayâ ve iffettir. Hayâ imanın bir cüzüdür. Hayâ ve iffetten mahrum olan fert ve cemiyetler, kemalattan hiçbir nasip alamazlar.

Ziya Paşa’ya izafe edilen bir beyitte edebin ehemmiyeti şöyle ifade edilir:

İlim meclisine girdim, kıldım talep

İlim tâ gerilerde kaldı, illâ edep illâ edep

Hacı Bektaş-ı Veli de; “Marifetullah ehlinin ilk makamı edeptir.” der.

Edep ile mümtaz olan kimselerde hamiyet, mürüvvet, âlicenaplık gibi âli hasletler tezahür eder. Böyle kimseler de hem kendilerine, hem ailelerine, hem de milletine ve vatanına faydalı olurlar. Din, vatan, edep ve namus yolunda hayat feda edilir. Edep, hayâ ve namus hissi taşımayanlar vatan ve millet hissi de taşımaz ve bu uğurda hayatlarını feda edemezler. Bunlar öyle ulvi hakikatlerdir ki, ne çiğnenir, ne de çiğnettirilir. Bütün kâinat hayat için olduğu halde, hayat ancak bunlar için feda edilir.

Edep ve hayâ büyük bir devlettir. Bunlara muhabbet edip muhafazasına çalışmak aklın ve vicdanın gereğidir. Edep, hayâ ve iffet gibi âli vasıflardan mahrum olan fert ve cemiyetler huzur ve saadetle yaşayamazlar ve izmihlale uğrarlar. Bu bakımdan, bir milletin ebed müddet payidar olması; kalplerin imanla intibaha getirilmesi, ruhlarının edep, hayâ ve iffet gibi ahlâk-ı hasene ile teçhiz edilmesi ve akılların nur-u irfanla tenvir edilmesine bağlıdır. Maneviyatla teçhiz edilmeyen bir millette şecaat, kahramanlık ve fedakârlık olamaz. Gençlerimiz de sefahat ve sefaletin tahakkümünden ancak bu hal ile muhafaza edebiliriz.

Tarihin şahadetiyle sabittir ki, düşmana mağlup olmuş nice milletler daha sonra güçlenerek istiklallerini elde edebilmiş, düşmanlarına galip gelebilmiş ve vatanlarını muhafaza etmişlerdir; fakat maneviyattan uzaklaşıp ahlâksızlığa, hayâsızlığa, sefahate, zulme ve adaletsizliğe mahkûm ve mağlup olmuş bir milletin kendini toparlaması ve güçlenmesi mümkün olmamıştır, olamaz da. Mazide edepsizlik ve ahlaksızlıkta çukuruna düşmüş olan birçok asi kavimlere Cenâb-ı Hakk’ın vurduğu sille-i tedip ve tazip Kur’an-ı- Kerim’in birçok ayetinde nazara verilmektedir. Bir kanser mikrobu olan sefahate, çok güçlü kavim ve imparatorlukların kudretleri dahi dayanamamıştır. Bu mikrop bir cemiyete girdi mi, artık onun bünyesini kısa bir zamanda kemirir, güçsüz bırakır ve sonunda çökertir. Öyle ise geçmiş kavimlerin başına gelen o elim hadiselerden ibret alıp uyanalım, edep, hayâ ve istikamet dairesinde yaşayalım ki, gadab-ı ilâhinin celbine vesile olmayalım. Tarihte de bunun sayısız misalleri vardır. Mesela; kanun hâkimiyeti fevkalâde güçlü olan Romalılarda faziletin bütün güzellikleri inkişaf etmiş; gerek idarecileri ve gerek ahalisi arasında muhabbet tesis edilmişti. Onlar sefahatten ve ahlaksızlıktan son derece sakınır ve faziletli, ahlâklı ve dürüst yaşamayı bir şeref sayar, buna fevkalâde itibar ederlerdi. Hanımları ve gençleri son derece iffetli idi. Ancak, İskender Yunanistan’ı fethedince, onlardaki ahlaksızlık ve sefahat Roma’yı istila etmeye başladı. O güzel ahlâk ve faziletin yerine sefahat ve ahlaksızlık hâkim oldu. Aile hayatı bozuldu ve tefessüh etti. İktidar ve itibardan düştüler, hükümet hanedanı sukut etti. Ne kanun hâkimiyetleri ne de maddi kuvvetleri onları yıkılmaktan kurtaramadı. O ihtişamlı Roma imparatorluğu yıkılıp dünya sahnesinden silindi. Aynı şekilde, İslâm’ın yaşanması ve hayata hâkim kılınmasıyla, maddi ve manevi kemalatın, servet ve ihtişamın zirvesine çıkan ve Avrupa’ya ilim ve irfanda üstatlık eden Endülüs devletinin de inkırazına vesile olan en önemli sebeplerinden biri de ahlâksızlık ve sefahattir. Kuvve-i şeheviyye kuvve-i akliyeyi esir edip güzel ahlâkı yıkınca onlar da aynı elim akıbete duçar oldular.

Himmeti âli insanlar, ecdadımızdan bize miras kalan mukaddesatı, ahlâkı, vatan ve millet sevgisini, örf ve âdeti, edep ve hayâyı, ilim ve irfanı nesl-i cedide tevdi edememenin ıstırabını yaşamaktadırlar.

Bazı basın kuruluşları ile televizyonlar milletimizin örf ve âdetlerine, dinî inanç ve mukaddesatına muhalif yerli ve yabancı dizilerle onların kalp ve ruhunda telafisi mümkün olmayan derin yaralar açmaktadır. Bazı dizilerde de Anadolu insanının aklına, vicdanına, sağduyusuna, millî ruhuna, müşterek duygularına ve tarihine saldırılmaktadır. Bu tür yayınlar, kültür ve irfanımızı, musikimizi, edebiyatımızı, sanatımızı, hâsılı milleti millet yapan bütün değerler manzumesini tahrip yahut dejenere etmekle vicdan-ı umumîyi derinden yaralamakta; milletimizi, özellikle de gençlerimizi, ahlakî buhranlara ve sefahat bataklıklarına sürüklemektedir.

Evet müstehcen neşriyatla, bölücülük propagandalarıyla milletimizin, hem dimağı, hem vicdanı, hem kalbi, hem ulvî hisleri tarumar edilmekte, karanlık mecralara doğru sürüklenmektedir. Hürriyet perdesi altında, gençlerimiz nefs-i emmarenin istibdad-ı rezilesi altına sokulmak istenmektedir. Ruhî ve fikrî dengesizliklere maruz, zevk ve sefahatle malûl neslimiz perişan bir hayata doğru çekilmek isteniyor.

Sefahat rüzgârları kat kat çelik istihkâmları delip geçen radyasyon şuaları misüllü, kalplerde, ruhlarda, vicdanlarda, iffetlerde, tedavisi çok müşkül derin cerihalar, rahneler açıyor. Bu milletin imanını, mukaddesatını, iffetini böylece vurarak onu benliğinden uzak, gayesiz, davasız ve şuursuz bir toplum haline getirmek gayretinde olanlar var.

Çok şükür ki, şer kuvvetlerin bu milletin tarihine, mukaddesatına, iffetine, ibadetine, ulvi seciyelerine yaptığı korkunç hücuma karşı hamiyetli, âlicenap, vatanperver, şuurlu ve gayretli insanlar, bütün memleketi sarsan bu müthiş felaket ve facia karşısında büyük bir gayret göstermektedirler.

Yine Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki, Bediüzzaman Hazretleri, bu felaket ve helaket asrında nice marifet, hakikat, feyiz ve esrarları havi altı bin sahifelik eşsiz bir marifet hazinesi olan Risale-i Nur’ları âlem-i insaniyete, hususen İslam dünyasına miras bıraktı. Bu eserlerin bütün hakikatleri insanların fıtratına, aklına ve vicdanına uygun, fevkalade orijinal ve mükemmel olduğundan, onları kendine celb ve cezb etmekte ve büyük bir iştiyakla okunmaktadır. Risale-i Nur’lar akılları tenvir eder; kalplere ve ruhlara inşirah verir ve imanın zevkini tattırır. Risale-i Nur’lar, latifeleri terbiye eder, fikirlere istikamet verir, tefekkürü derinleştirir; ahlak-i aliyeyi inkişaf ettirir. Risale-i Nur’lar, zihinleri istilâ etmek isteyen zulmanî fikirleri, kalplerdeki pusları, şüphe ve vesveseleri eritir, ihrak eder. Nur’ları okuyanın rengi değişir, fikri değişir, âlemi değişir, ahlakı değişir. Onları okuyanlar kendilerini muhafaza ettikleri gibi, başkalarının da istikamet dairesinde yaşamalarına vesile olurlar.

Bu eserleri okuyanlar, taklid-i imanlarını tahkikiye çıkarır, her türlü menfi ideolojilerden, sefahat ve ahlaksızlıktan muhafaza olur; istikamet, takva, hayâ ve edep dairesinde hayatlarını geçirirler. Kur’an’ın manevi bir tefsiri, büyük bir marifet hazinesi ve en ali bir feyiz kaynağı olan Risale-i Nurları tahkik ve tetkik edenler, dünyanın geçici ve fani lezzetlerine aldanmazlar.

Kuran’ın asrımızdaki manevi reçeteleri olan Risale-i Nur eserlerini okuyup, büyük bir hamiyet, ciddî bir gayret, yüksek bir fedakârlık, azamî ihlas ve sebatla hizmetlerine devam edenlerin en büyük gayelerinden biri de, dünyadaki bütün nimetlerden daha kıymetli olan iman hizmetinde bulunmak, gençliği imansızlıktan, ahlâksızlıktan ve anarşiden muhafaza etmek, vatanına ve milletine faydalı fertler haline getirmektir. Çünkü onlar sadece kendilerini değil, bütün insanlığın ve gelecek nesl-i cedidin ikbal ve istikbalinden endişe eder; onların imanlarını ehl-i dalaletin tecavüzünden, ahlâklarını ehl-i sefahatin tahribatından nasıl kurtarabileceğini düşünür ve bunun için azami gayret gösterirler.

Ahlâk ve faziletin esası edep, irfan ve hikmettir. Zahiri sureti itibariyle varlıkların en güzeli olan insanın, manevî güzelliği de edep ve irfan iledir. Edep ve irfan, insanlığın cemal-i manevîsidir. İnsan, hayatı boyunca edep ve irfanını devam ettirirse, Cennete layık bir kıymet alır. Evet, cismin güzelliği geçicidir. Onun da en ihtişamlı vakti, bir gül gibi açılan gençlik çağıdır. Bu dönemin letafet ve taravetine doyulmaz; amma ne çare ki, geçici olduğundan, kısa bir zamanda sararır, solar ve bir rüzgâr gibi uçar gider. Eğer insan, o gençliği gaflet ile değil de, Cenab-ı Hakk’ın rızasına uygun geçirerek, iffet dairesinde muhafaza ederse o fani olan gençliğini ebedileştirmiş olur.

Bütün gençler bu konuda edep ve hayâ timsali olan Hazret-i Yusuf’u (as) kendilerine rehber edinmeli, o tatlı gençlik nimetini, iffet ve istikamet dairesinde geçirip ebedi bir gençlik kazanmak için azamî gayret göstermelidirler. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf’un (a.s) kıssasının anlatılmasının hikmeti de gençlere örnek olması içindir. Zira, Hz. Yusuf (as.) diğer peygamberlerin duçar oldukları imtihanlardan daha dehşetli, daha elim ve daha zor olan büyük bir imtihanı, Allah’ın inayeti, sabır ve takvası, iffet ve hayâsı, sıdk ve emaneti, ilim ve irfanı sayesinde kazanmış Mısır’da en ali bir makama çıkmıştır.

Bu durum Kur’an-ı Kerimde şöyle ifade buyrulur:

“Şehirde bazı kadınlar da “Azizin karısı, delikanlısından murat almaya kalkmış, sevgi yüreğini yakıp kavuruyormuş, görüyoruz ki, kadın çıldırmış besbelli… “dediler.

“Azizin karısı, onların gizliden gizliye dedikodu yaydıklarını işitince, onlara davetçi gönderdi ve onlara mükellef bir sofra hazırladı. Her birine bir bıçak verdi, beri taraftan da Yusuf’a “çık karşılarına” dedi. Görür görmez hepsi onu gözlerinde çok büyüttüler ve (şaşkınlıkla) ellerini kestiler. Dediler ki: “Hâşâ! Allah için, bu bir insan değil, olsa olsa yüce bir melektir.”

“İşte” dedi, “bu gördüğünüz, beni hakkında kınadığınız (gençtir). Yemin ederim ki, ben bunun nefsinden yararlanmak istedim de o, namuslu davrandı. Yine yemin ederim ki, emrimi yerine getirmezse, muhakkak zindana atılacak ve kesinlikle zelillerden olacaktır”.

“Yusuf dedi ki: “Ey Rabbiml Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer sen, bu kadınların tuzaklarını benden uzak tutmazsan, ben onların tuzağına düşerim ve cahillik edenlerden olurum. “[8]

Allah’a Karşı Edep Nasıl Olmalı?

Şunu hemen ifade edelim ki, hayâ ve edep, öncelikle insanı yoktan var eden, onu hadsiz nimetlerle besleyen, her yerde hazır ve nazır olan, bütün kâinatı ve yarattığı her mahlûku murakabe eden Cenab-ı Hakk’a karşı olmalıdır. Kişi, önce Cenab-ı Hak’tan, sonra da insanlardan utanmalıdır. Zaten Allah’tan hayâ etmeyen insanlardan da utanmaz; insandan utanmayan kimse de Allah’tan utanmaz. Nitekim bir hadis-i şerifte “Hayâ imandan bir şubedir.” buyrulmuştur.

Peygamber Efendimiz (sav.) bir gün; “Allah’tan gereği gibi hayâ edin.” buyurdular. Bunun üzerine yanında bulunan sahabeler: “Ya Resulallah! Elhamdülillah biz Allah’tan hayâ ediyoruz.” deyince, Hz. Peygamber (sav.) şöyle buyurdular: “Allah’tan hakiki olarak hayâ etmek; gözünü, kulağını, haram olan şeylerden korumak, haram yemekten ve zinadan sakınmak, ölümü ve dünyanın fani olduğunu düşünmektir. Ahiret mutluluğunu isteyen kimse, dünya ziynetlerine önem vermez. İşte böyle yapan kimse, Allah’tan hakkıyla utanmış olur.”[9]

Bediüzzaman Hazretleri; “Her şeyi bilen ve gören ve hiçbir şey ondan gizlenemeyen Allâm-ül Guyub’a karşı edeb nasıl olur? Sebeb-i hacalet olan haletler, ondan gizlenemez. Edebin bir nev’i tesettürdür, mûcib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâm-ül Guyub’a karşı tesettür olamaz?” sualine şu harika cevabı verir:

“Evvelâ: Sâni’-i Zülcelal nasıl ki kemal-i ehemmiyetle san’atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de: Mahlûkatını ve ibadını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Latif ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilaf-ı edeb oluyor. İşte Sünnet-i Seniyedeki edeb, o Sâni’-i Zülcelal’in esmalarının hududları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.

……..

Meselâ: “Gaffar” ismi, günahların vücudunu ve “Settar” ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi; “Cemil” ismi de, çirkinliği görmek istemez. “Latif, Kerim, Hakîm, Rahîm” gibi esma-i cemaliye ve kemaliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esma-i cemaliye ve kemaliye ise, melaike ve ruhanî ve cinn ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edepleriyle göstermek isterler.”[10]

Evet, Cenab-ı Hakk’a iman edip, emir ve yasaklarına riayet ederek nefsini ıslah edenler, onu hakiki sevenler, edep, hayâ ve iffet dairesinde hareket edip rızasına uygun yaşayanlar, Hz. Peygamber’i dinleyip itaat edenler, ebedî bir hayatta nihayetsiz nimetlere ve saadetlere mazhar olacaklardır. Bediüzzaman Hazretleri 11. Söz’de çok harika bir temsil ile şöyle anlatmaktadır:

“Bunlar (birinci güruh) güzelce ( Peygamber Efendimiz’i) dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyatı dairesinde amel ettiler. Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti. Hem öyle bir Cevvad-ı Melik’e lâyık ve öyle muti ahaliye şayeste ve öyle edepli misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şâyan bir surette ikram etti, daimî onları saadetlendirdi.”

Yaratılış gayesini unutan, Cenab-ı Hakk’ı tanımayan, Hz. Peygamber’i dinlemeyen diğer güruhun vaziyetlerini ise şöyle ifade eder:

“Akılları bozulmuş, kalpleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit, nefislerine mağlup olup lezzetli taamlardan başka hiç bir şeye iltifat etmediler; bütün o mehasinden gözlerini kapadılar ve o üstadın irşadatından ve şakirtlerinin ikazatından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar; seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. Sâni’-i Zîşan’ın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup, öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar.”

Kur’an’a Karşı Edep

Her Müslüman’ın Kuran’a karşı edeple hürmette bulunması dini bir vecibedir. Ezeli ve ebedi, sönmeyen ilahi bir güneş olan Kuran-ı Kerim, akıl ve kalbimizi nurlandırdığı gibi, bütün kâinatı da nurlandırdı. Aynı şekilde, ahiretimizi de o aydınlatacaktır. Bu bakımdan, ona karşı en küçük bir edepsizlik ve hürmetsizlik insanı helakete götürür.

Kur’an-ı Kerim’i öğrenip öğretmek, onun emrettiği şeyleri yapıp, yasakladığı şeylerden kaçınmak, ihtiva ettiği bütün ulvi hakikatleri ferdi ve içtimai hayatımıza tatbik etmek, haber verdiği hadiseler üzerinde düşünüp ibret almak, onun kutsiyetini bütün yönleriyle anlamaya çalışmak Kuran-ı Kerim’e karşı en büyük bir edeptir.

“…kâinat semasında daim parlayan ve hiçbir vakit gurub etmeyen, âlem-i hakikatin Şemsüşşümus’u olan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ı”[11] huzu ve huşu içinde okumak, onu dinlerken Peygamber Efendimiz’den (sav.) dinler gibi dinlemek gerekir. Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz dokunmamak edeptir. Zira bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ona tertemiz (abdestli) olanlardan başkası dokunamaz.”[12] Elbette ki, burada kastedilen sadece maddi temizlik değildir. İnsan abdest alarak maddi kirlerden temizlendiği gibi, akıl, kalb ve ruhunu da manevi kir olan günahlardan ve batıl fikirlerden temizlemelidir.

Şanlı ecdadımız Kuran’a karşı nihayetsiz derecede bağlılıkları, son derece edep ve hürmetleri ve onun feyzinin ruhlarında yerleşmesine azami gayret göstermeleri sayededir ki, altı yüz yıldan fazla bir zamanda Kur’an-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kuran’ın ulvî hakikatlerini ilân etmişlerdir.

Osmangazi daha genç iken, Peygamber Efendimiz’in (sav.) neslinden gelen Şeyh Edibali’ye misafir olur. Gece istirahat etmesi için kendisine ayrılan odanın duvarında asılı olan Kur’an-ı Kerim’i görünce; “Ben bu Allah kelamının olduğu yerde nasıl yatarım” diyerek ona hürmeten ellerini bağlar ve sabaha kadar Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunur. Sabaha yakın yorgunluktan gözleri kapanınca şöyle bir rüya görür: Bir ses ona şöyle der:

“Mademki sen ellerini bağlayıp büyük bir edeple Kur’an-ı Kerim’e hürmet ettin, senin evlatların da nesilden nesile şan ve şerefe nail olsun ve insanlar arasında hürmet görsünler.”

Bu durum sadece bir geceye has değildir. Zira Osman Bey, hayatı boyunca Kuran’ın emirlerine uymuş ve onun ulvi hakikatlerini kendine rehber etmiştir. Osman Bey’in manevi mürşidi olan Edebali: “Sen ve senin zürriyetin, yeryüzüne hâkim olacak bir devlet kuracaksınız.” dedikten sonra, genç aşiret beyine kendi kızını vermek suretiyle onun o meşhur rüyasını fiilen de tabir etmiş oluyordu.

Yavuz Sultan Selim Han da Topkapı Sarayı’nda mukaddes emanetler kısmında kırk hafızın münavebeden yirmidört saat Kuran okumalarını ihdas etmiştir. Hatta sırası geldiğinde kendisinin de Kur’an tilavet eylediği tarihî vesikalarla sabittir.[13]

Bu kutsi ve ulvi hizmet, muvakkaten inkıtaa uğramış olsa da inşaallah kıyamete kadar devam edecektir.[14]

Bir darülfünun mahiyetinde olan Enderun mektebinde öncelikle Kur’ân-ı Kerim, tecvid, akâid, ilmihâl, Arapça, Farsça, tefsir, hadis, fıkıh, kelam, sarf, nahiv, belagat, hitabet ve hikmet gibi din-i ilimler; sonra diğer ilimler okutulurdu. Bu da onların Kur’an-ı Kerim’e olan edep ve bağlılıklarını göstermektedir.

Osmanlı’da bir çocuk zarif ve edepli bir dünyada büyürdü. Zira onun yetiştiği bütün ortam “Edep ya hû” hitabına muhatap olmak üzerine bina edilmişti. İslam terbiyesi ve nezaketi fert ve cemiyette hâkim idi. Hanımlar kocalarına, beyefendi, onlar da eşlerine hanımefendi diye hitap ederlerdi.

Osmanlı padişahları saraya alacakları insanları önce Enderun mektebinde yetiştirir, sonra saraya kabul ederlerdi. Çünkü sarayın nizam ve intizamı; ahenk ve huzuru her şeyden önce Enderun’da aldıkları terbiyeye, eğitim ve öğretime bağlıdır. Aksi halde o sarayda edep ve hayâdan, huzur ve saadetten bahsetmek mümkün olmazdı.

Talebelerin nezafet ve âdab-ı muaşeret kurallarına uymalarına son derece itinâ gösterilir, onların edep ve hayâlı yetişmelerine dikkat edilirdi. Yere tükürmek, öksürürken mendili ağza kapamamak ve kirli elbise giymek cezayı gerektirirdi.

Bütün vakit namazları cemaatle eda edilir, eğer padişah İstanbul’da ise sabah namazları Ayasofya Camii’nde padişahla beraber kılınırdı. Uyuma saatleri ile kalkışlar güneşin doğuşuna ve yatsı namazının vaktine göre ayarlanırdı. Perşembe günleri yatsıdan sonra her odada, topluca padişahın sıhhat ve selameti, devletin ve milletin huzur ve bekası için dua edilirdi.

Hanımlarda Edep

Şu da bir hakikattir ki, edep ve hayâ, her insanda güzel olmakla beraber, hanımlarda daha da güzeldir. Çünkü onlar, edep ve hayânın şefkat ve merhametin birer timsalidirler. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Hayâ güzeldir, fakat kadında daha güzeldir.”

Evet, hanımları fazilet ve irfana sevk edecek hakikat ise, Allah korkusu, ilim, irfan, fazilet, edep ve hayâdır. Bu güzel meziyetler ile bezenen hanımlar kemale erer ve cennet hatunu olmaya liyakat kesbederler. Bunlardan mahrum olan bir hanımın dış güzelliği bir kıymet ifade etmez. Onda asıl olan hüsn-ü sirettir.

Bediuzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

“Kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymetdar ve en şirin cemali ise; ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemal-i şefkat ve hüsn-ü sîret , âhir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir”[15]

“Mimsiz medeniyet, taife-i nisayı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul metaı yapmış. Şer’-i İslâm onları Rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayat-ı ailede. Temizlik zînetleri. Haşmetleri, hüsn-ü hulk; lütf-u cemali, ismet; hüsn-ü kemali, şefkat; eğlencesi, evlâdı.”[16]

Her türlü güzel ahlâk; kalbi iman, edep ve hayâ ile bezenmiş hanımlardan nebean etmektedir. Bir hanım, fikrini hakikat nurlarıyla ne kadar tenvir ederse insanlığa o derece faydalı olur ve devletine ve milletine faydalı olacak evlatlar yetiştirir. Onların eşsiz şefkatleri ve halis ubudiyetleri rahmet-i ilâhiyeyi celp eder. Bu vasıfları taşıyan hanımları Peygamber Efendimiz (sav.) “Cennet annelerin ayakları altındadır.” buyurarak meth ü sena etmiştir. Acaba dünyadaki bütün şairler, edipler ve mütefekkirler toplansalar kadınları bu şekilde methedebilirler mi? İşte, İslâm’ın kadına verdiği değer budur.

Asr-ı Saadete kadar kadınlara bir değer verilmezdi. Onlar bir ev eşyası gibi alınıp satılırlardı. İslâm dini onları bu zilletten kurtarmış, şeref ve haysiyetlerini muhafaza altına almış ve onları gerçek hürriyetlerine kavuşturup, kadınlık tahtına oturtturmuştur.

Maalesef günümüzde nefs-i emaresinin kölesi ve mahkûmu olan, mal ve para hırsıyla sarhoş olan, haddini aşan, kendinden geçen, namus, edep, nezaket, terbiye, hicap iffet ve hayâ duygularından mahrum olan, şeref ve haysiyetten bihaber nefisperest ve sefih medeniyetle sarhoş olan bir kısım kimseler, cahiliye devrinde olduğu gibi, hanımları bir eşya ve reklâm aracı olarak görmektedir. İslam nazarında bir hanım, devletleri idare edecek olan kahramanları yetiştirecek anne adayı, çocukların en müessir mürebbisi ve ruhundaki hassas yapı itibariyle erkeklerden daha şefkatli mümtaz bir varlıktır.

Avlarlı Efe Hazretleri bir beytinde şöyle der:

Gayet şecaatli erler var idi

Nisası ricali hayâdar idi

Edepli erkânlı bir diyar idi

Mevla’ya emanet olsun Erzurum

Eskiden Erzurum’da hanımlar, çok zaruri bir durum olmadıkça dışarı çıkmazlardı. Onların her biri âdeta birer edep ve hayâ timsali idiler.

Burada tesettür konusuna da kısaca değinmek istiyorum. İslam dininde tesettür, örtünmek anlamındadır. Tesettür de namaz, hac, zekât ve oruç tutmak gibi İslam’ın birer emridir. Bu emirleri yerine getirmeyen günahkâr okur, ama inkâr eden Allah korusun iman dairesinden çıkar. Zira tesettür, Cenab-ı Hakk’ın bir emridir ve ayetle sabittir.

Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar, ırzlarını korusunlar: görünmesi zaruri olanların dışında ziynetlerini açmasınlar ve başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar; …..”[17]

Elmalılı Hamdi Yazır Efendi bu ayeti uzun bir şekilde tefsir etmiştir. Burada kısa bir özetini sadeleştirerek dikkatinize sunmak istiyorum: “Kadının ziyneti denilince örfte taç, küpe, gerdanlık, bilezik ve elbise süsleri gibi şeyler anlaşılır. Bu ziynetleri açmak bile yasak olunca, bunların mahalli olan bedeni açmak onlardan evvel nehyedilmiş olur. Yani bedenlerini açmak şöyle dursun, üzerlerindeki ziynetleri bile açmasınlar. Bir kısım ulema, ayette ifade edilen ziynetten muradın, ziynetin mahalli olan yerlerinin örtülmesi olduğunu ifade etmişlerdir. Bazıları ise ziynetten muradın, mücerret beden olduğuna hükmetmişlerdir. Çünkü, kadının gerçek ziyneti bedenidir. Ayrıca örtünün kendisi de kadının bir ziynetidir.”[18]

Başka bir ayette ise şöyle buyrulur: “Ey peygamber, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış elbiselerinden (cilbablarından) üzerlerini sıkıca örtsünler! Bu, onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah, çok bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.”[19]

Yine Merhum Hamdi Yazır Efendi bu ayetin tefsirinde şöyle buyurur:

Müminlerin kadınlarında aslolan hürriyet olduğu için, bundan kast olunanın hür kadınlar olduğu beyan edilmiştir. Araplarda tesettür adet değildi. Cahiliyet devrinde kadına hürmet yoktu. Eski cahiliye kadınlarında erkeklerin dikkatlerini çekecek şekilde göz alıcı biçimde açık saçık çıkan, açılıp saçılan orta malı olanlar bulunurdu. İslam ise kadının şanını iffet ve ismetle, vakar ve haysiyetle yükseltiyordu.

“Mümin erkeklere söyle, gözlerini sakınsınlar.” (Nur, 24/30) ve “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar.” (Nur, 24/31), mümin erkeklerin ve mümin kadınların, yani bir cinsin karşı cinse göz dikmeyip, bakışlarını kısarak edeplerini ve iffetlerini korumayı öğreterek terbiyelerini yükseltmiş olduğu gibi, burada da imanlı hür kadınların hiçbir şekilde eziyete uğramamalarını pekiştirmek için buyruluyor ki: Cilbablarından üzerlerini sıkı örtsünler.”
Hz. Aişe’den rivayet edilmiştir ki; “Ensar kadınlarına Allah rahmet etsin. Bu “Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına bütün müminlerin kadınlarına da söyle” âyeti indiği zaman mırtlarını yardılar, onunla başlarını sardılar da Resulullah’ın arkasında öyle namaz kıldılar ki, sanki başlarında kargalar varmış gibi…” demiştir. Bu tesettür onların tanınmalarına, dağınık cariyelerden, adi kadınlardan vakar ve heybetle seçilerek hürmet edilmelerine ve dolayısıyla incitilmemelerine elverişli olan biçimdir. Gerçi eziyeti kendilerine davet edecek olan içi bozukları örtü tutacak değildir. Fakat imanlı, temiz kadınların, kirli bakışlardan yuvalarında gizli inciler gibi korunmuş kalmalarına en uygun olan biçim de budur. Asıl o zamandır ki onlara eziyet edecek olanların açık bir vebal ve iftira yüklenmiş oldukları ortaya çıkar. Ve dolayısıyla bundan önceki ve sonraki ayetlerin hükümlerine dâhil olacakları anlaşılır. Bununla birlikte Allah bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulunuyor. Burada yukarıdaki ayetlerin eki gibi getirilen bu son cümle çok anlamlıdır. Bu bize şu manaları ilham eder:

1- Allah’ın bağışlaması çoktur. Bugüne kadar geçmiş açıklıkları bağışlar. O kusurları örter. Rahmeti de çoktur; bundan böyle emrini tutanları rahmetiyle arzusuna çok ulaştırır.

2- Allah bağışlayıcı ve merhametli olduğu içindir ki, kadınlara eziyet edilmesine razı olmaz ve onun için örtülmelerini emreder.”[20]

Ayşe bint Ebu Bekir’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav.) şöyle buyurdular: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kadına ergenlik çağına varınca yüzü ve şuraya kadar elleri dışında herhangi bir yerini açması helal değildir.”

Bediüzzaman Hazretleri 24. Lem’a adlı risalesinde tesettürün ehemmiyetini ve hikmetlerini çok harika bir şekilde izah etmektedir. Burada çok kısa bir bölümünü dikkatinize sunmak istiyorum:

“Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. ..medeniyetin ref’-i tesettürü, hilaf-ı fıtrattır. Kuran’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve manevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.”

Şunu da ifade edelim ki, tesettür sadece başörtüsü demek değildir. Mesela, Arapça bir kelime olan hicab terimi, sadece fizikî örtünmeyi değil, aynı zamanda tevazu, mahremiyet, takva, edep, perde ve ahlâk gibi kavramları da ifade eder. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ey Âdemoğulları, size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah’ın âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.”[21]

Bu ayette takvanın yani Allah korkusunun en güzel ve hayırlı bir elbise olduğu ve insanı her türlü kötülüklerden muhafaza ettiği ders verilmektedir.

Hz. Ali (r.a) şöyle buyurur: “Bir kimse utanma elbisesini giyinse, yani hayâyı kendine şiar edinse insanlar o kişinin ayıbını göremez”

Evet, takva, hayâ, edep ve iffet elbisesi, hurilerin giydikleri ipeklerden daha üstün, daha kıymetli, daha itibarlı, daha zarafetli ve daha şerefli bir elbisedir. Takva gerdanlığını takan, ubudiyet tacını giyen, iffet ve hayâ libasına bürünen hanımlar, Allah tarafından sevilir, Peygamber Efendimiz’in (sav.) meth ü senasına mazhar olur, herkes tarafından izzet ve ikram görürler. Cennet’e layık bir kıymet alır, ebedî bir hayatta nihayetsiz nimetlere ve saadetlere mazhar olurlar. Böyle bir elbiseden mahrum olanlar, saçaklı saraylarda ve bahçeli köşklerde de yaşasalar, zümrüt, elmas, yakut ve pırlantalarla da bezenseler, altın ve gümüşlerle süslenmiş sırmalı libaslar da giyseler gerçek manada bir şeref ve itibar sahibi olamazlar.

Aristo’ya; “Kadınlarda en çok sevilecek şey nedir?” diye sorulunca, “Utanma duygusundan dolayı yüzlerinin kızarmasıdır.” diye cevap verir.

Şu ayet-i kerimeler de başta Peygamber Efendimiz’in (sav.) hanımları olmak üzere, bütün mümin kadınların takva dairesinde yaşamalarını, oturup kalkmalarına, konuşmalarına dikkat edip edep; edep, hayâ, iffet ve vakarla hareket etmelerini şöyle nazara verilir:

“Ey peygamberin hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takva ile korunacaksanız, konuşurken kırıtmayın da kalbinde bir hastalık bulunan kimse tamaha düşmesin. Güzel ve dosdoğru söz söyleyin. Hem vakarınızla evlerinizde durun da önceki cahiliyet devrinde olduğu gibi süslenip çıkmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah ve Resulü’ne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz, pak yapmak istiyor.”[22]

Ana Babanın En Önemli Vazifesi, Ahlaklı ve Vatanperver Evlatlar Yetiştirmektir

Evet, her türlü güzel ahlâk; kalbi iman, edep ve hayâ ile bezenmiş kadınlardan nebean etmektedir. Bir kadın, fikrini hakikat nurlarıyla ne kadar tenvir ederse insanlığa o derece faydalı olur. Onların eşsiz şefkatleri ve halis ubudiyetleri rahmet-i ilâhiyeyi celbeder.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) “Cennet annelerin ayakları altındadır.” meth ü senasına mazhar olan şuurlu, edepli ve hayâlı hanımların yetiştirdiği evlatlar, toplumun birer güzide fertleri olarak ailesine, vatanına ve milletine faydalı olurlar. Evet, her hane memleketin küçük bir numunesidir. “Ve herkesin hanesi, küçük bir dünyasıdır.”[23] Yarın memleketi idare edecek kişiler, ilk terbiyeyi o hanede alırlar. Bir evladın ilk mektebi, validesinin kucağıdır. Ana ve babanın en önemli vazifesi, geleceğimizin teminatı olan yavrularımızı ahlaklı, edepli, vefakâr, fedakâr, çalışkan, âlicenap ve vatanperver evlatlar olarak yetiştirmektir. Bu görev ikinci olarak öğretmenlere ve âlimlere düşmektedir. Nefsi ve ahlâkî terbiye, ebeveyni tarafından, fikrî ve ilmî terbiye ise, eğitimciler tarafından verilir. Terbiye; çocukların ve gençlerin güzel ahlâk ile yetiştirilmesidir. Peygamber Efendimiz (sav.) “Hiçbir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha iyi bir hediye ( miras) veremez.” “Bir babanın çocuğunu eğitip terbiye etmesi maddî sadaka dağıtmasından daha hayırlıdır.” buyurarak anne-babaların en mühim ve asli vazifelerinin çocuklarını güzel ahlâk ile yetiştirmek olduğunu ifade etmektedir. Zira çocukluktan başlayan bu terbiyenin ilk mektebi aile yuvasıdır. İlk muallimi ise annedir. Bu bakımdan, bir ana babanın evlatlarına bırakacağı en kıymetli ve en hayırlı servet, fazilet, marifet ve güzel ahlaktır.

Annenin vazifesi, çocuk daha anne karnındayken başlar. Bundan dolayı annenin helal ve harama çok dikkat etmesi, çocuğu haram ile beslememesi gerekir. Çünkü haramla beslenen çocuğun ne ailesine, ne milletine, ne de devletine bir faydası olmaz. Bilindiği üzere ilk altı yaşa kadar verilen eğitim ile çocuğun huyu ve şahsiyeti şekillenir.

Malumdur ki, her insanın yaratılışında iyiye ve kötüye, hayır ve şerre, hidayet ve dalalete kabiliyet mevcuttur. Şayet o ruh ve Allah korkusu, istikamet, iffet, takva, tevazu, hilim, edep, hayâ ve şecaat gibi güzel ahlâkla ıslah edilmezse, bayağı hislerin ve şehvanî arzuların tesiriyle hayvandan aşağı bir derekeye düşer.

Çocuk, fıtraten temiz ve günahsızdır. Onu iyilik ve güzelliklerle donatacak annedir. İyi bir terbiyeci sayesinde çocuk ileri yaşlarda manen olgunluğa ve kurtuluşa erebilir. Anne, çocuğuna özellikle dini terbiye verirken bilinçli davranmalı; korkutmadan, çocuğa kâinatın yegâne sahibi olan Rabbini tanıtmalı ve sevdirmelidir. Cenab-ı Hakk’ın verdiği nimetleri ona hatırlatarak, O’nun affedici, mükâfatlandırıcı, koruyucu, merhamet edici sıfatlarını telkin etmelidir. Bu bakımdan annenin vazifesi ve sorumluluğu büyük olduğu kadar zordur da. Zira memleketin geleceğine yön veren şahsiyetlerin yetiştirilmesinde en önemli görev annelere düşmektedir.

Her insanın iman, ibadet, helal ve haramla ilgili bilgileri öğrenmesi ve çocuklarına öğretmesi farzdır. Yani annelerimiz geleceğimizin teminatı olan gençleri yetiştirmede vazifeli oldukları için, evvela kendilerini İslâmi bilgilerle yetiştirmelidirler. Bu durum ihmal edilirse, annenin çocuklarına faydadan çok zararı dokunur. İslami terbiyeden ve onun ulvî hakikatlerinden mahrum olan cahil bir anneden terbiyeli ve ahlâklı bir çocuk yetiştirmesi beklenemez. “Beşiği sallayan el, dünyaya yön veren, tarihin akışını değiştiren eldir.” sözü darb-ı mesel olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri de annenin hem kendi eğitiminde hem de çocuk eğitiminde nasıl önemli bir yere sahip olduğunu şöyle dile getirir:

“Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle ben kendi şahsımda kat’î ve daima hissettiğim bu manayı beyan ediyorum:

Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki; en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhum vâlidemden aldığım telkinat ve manevî derslerdir ki; o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma, merhum vâlidemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.

Ezcümle; meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikatı olan acımak ve merhamet etmeyi, o vâlidemin şefkatli fiil ve halinden ve o manevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.”[24]

Evet, ebeveynin yerine getirmesi gereken en mühim vazifelerin başında; Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerindeki hakkını ve kulların birbirine karşı olan vazifelerini anlatmak gelir. Ayrıca çocuğa, topluma zarar veren yalan, hile, hıyanet, sefahat, hayâsızlık ve iffetsizlik gibi kötü ahlâkın zararlarını da anlatmaları gerekir. Çocuğun terbiyesinde en birinci gaye, Allah ve Peygamber sevgisini onların kalp ve ruhlarına nakşetmektir. Çocuğun seviyesine uygun ibret verici hikâyeler ve güzel menkıbelerle bu sevgiyi tekid ve teyit etmek gerekir.

Çocuklar evin içinde görüp işittiklerini bir fotoğraf makinesi gibi alarak kendi hayatlarına uygularlar. Bu yönden anne ve babalar çocuklar için modeldir. Çocukların müspet veya menfi davranışları, anne ve babasının hareketlerinden kaynaklanır. Peygamber Efendimiz (sav.) şöyle buyurmaktadır: “İnsan ölünce amel defteri kapanır. Ancak üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i cariye, kendisinden faydalanılan ilim veya kendisine hayır dua eden salih evlat.” Bu hakikate binaen hayırlı bir evladın güzel hasletlerinden dolayı anne babasına sevap yazılır.

Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:

“Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya hapsinden kurtarmağa çalışıyor, Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak o masum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken davacı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekva edecek. Dünyada da terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin hârika şefkatının hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder. “

“Eğer hakikî şefkat sû’-i istimal edilmeyerek, bîçare veledini haps-i ebedî olan Cehennem’den ve i’dam-ı ebedî olan dalalet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrı ile çalışsa; o veledin bütün ettiği hasenatının bir misli, vâlidesinin defter-i amaline geçeceğinden, vâlidesinin vefatından sonra her vakit hasenatları ile ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de değil davacı olmak, bütün ruh u canı ile şefaatçi olup ebedî hayatta ona mübarek bir evlâd olur.”[25]

Hz. Ali Efendimiz (ra.) bir gün kabir ziyareti esnasında bir kişinin büyük bir azap içinde olduğunu müşahede eder ve bu durumdan dolayı çok müteessir olur. Aradan biraz zaman geçer ve Hz. Ali yine o kabirdeki kişinin mezarını ziyaret eder. Bu kez onun azap görmediğini ve yerinin âdeta cennet bahçelerinden bir bahçeye tebdil edildiğini müşahede eder. Bunun üzerine o insanın kim olduğunu ve hayatta iken ne işle meşgul olduğunu araştırır. Onu tanıyanlar; “Onun bir çalgıcı olduğunu, vefatından sonra da oğlunun okuyup büyük bir âlim olduğunu söylerler.”

Bu ibretli hadiseden de anlaşıldığı gibi bir ana baba, günahkâr olarak ölür, ama geride bırakmış olduğu hayırlı bir evladı sayesinde evliyalarla dirilebilir. Nitekim bir âyette mealen şöyle buyrulur:

“Kim güzel bir şefaatle (hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla) şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap (hisse) vardır. Kim de kötü bir şefaatle (kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla) şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir.” [26]

Bu ayette geçen şefaat kelimesi; aracı olmak, yardım etmek, hayırlı bir işe vesile olmak ve öncülük etmek anlamlarındadır ve “şefaat-ı hasene” dir. Aynı şekilde insanlara her türlü menfi ve zararlı alışkanlıklar kazandırmak için gayret etmek de “şefaat-ı seyyie” olarak ifade edilmektedir. Bu bakımdan, hayır ve hasenata vesile olanlara büyük ecirler olduğu gibi, her türlü kötülüğe kapı açanlara da büyük bir vebal vardır.

Edep ve hayâdan mahrum olan bir kimsenin evladı, faziletli ve edepli olursa, babasının ayıp ve noksanlıklarını örter. Aksine bir baba ne kadar şerefli ve faziletli olursa olsun, eğer onun evladı edepten mahrum ise babasının izzet ve şerefini yıkar ve perişan eder.

Evet, edep, hayâ ve iffetten mahrum olan ailelerden metin ve kavi bir millet teşekkül edemez. O halde, nesl-i cedidi dinin elmas zinciriyle bağlamak, edep ve hayâ ile teçhiz etmek lazımdır ki, istikbalimizi sağlam temeller üzerine bina edelim. Öyle ise, en büyük himmet ve gayret, insanın ıslahına, terbiyesine, ahlâk ve faziletinin tekmiline sarf edilmelidir. Bozulan bütün içtimai çarkların yenilenmesi ve hayat bulması için tedavi, kalp ve dimağdan başlatılmalıdır. Evet, beşeriyetin terbiyesi, kalbin iman ile tenevvürüne, fikrin de ilimle terakki ve tealisine bağlıdır. Zira akıl ile kalbin, ilim ile inancın imtizacı zaruridir ki, âlicenap hassas ruhlar, fazıl dimağlar, ateşin kalpler, ahlâklı ve necip simalar yetiştirilebilsin.

Gençlerin faziletli, ahlaklı ve edepli yetişmelerinde ikinci vazife ise eğitimcilere düşmektedir. Bu vadide en büyük vazife ve mes’uliyet öğretmenlerimize düşmektedir. Eğitimcilerimizin, ilimde muktedir, dinde salâbetli, talebelere şefkatli, gayyur ve hüsn-ü ahlâkta örnek ve hayat-ı milliyemiz üzerinde ciddi bir tesir icra edecek güçte olmaları lâzımdır ki, bu hasletler, öğrencilere sirayet etsin, onlara numune-i imtisal olabilsinler. Böylece millet ve vatanını seven, tarihine, kültürüne, örf ve an’anelerine sımsıkı bağlı, yüksek ahlâk sahibi, faziletperver, yüce idealler peşinde koşan ve himmetini sadece milletinde bilen bir nesil yetiştirmek mümkün olabilir. İşte o zaman Milli Eğitimimizden, hasretini çektiğimiz, mahir sanatkârlar, müdakkik âlimler, mütehassıs mütefenninler, dirayetli devlet ricali, müdebbir hükümet adamları, büyük dâhi mütefekkirler, vatanperver şairler zuhur eder.

Bu millet, maddi ve manevi terakkisinde, vatan sevgisi, din ve millet aşkıyla donatılmış, mesuliyet duygusuyla örülmüş, sağlam karakterli, fedakâr öğretmenlerden müteşekkil, eğitilmiş eğitim ordusuna bilhassa ve öncelikle son derece muhtaçtır. Yeter ki, bütün fertlerin vicdanı bir potada eritilsin, ona göre sağlam ve müstakim bir hedef gösterilsin. O zaman, ahlâkta, fazilette, ilme, irfana, sanatta, nasıl parlak ve şaşaalı hamlelerin yapılacağı görülecektir. O zaman, din ve mukaddesatını her şeyin üstünde tutan, onu hasbî olarak yaşayıp yaşatmak isteyen, dinin neşrini, dinsizlik cereyanı karşısında en müessir bir ilaç bilen, iman hakikatlerinin ilan ve tebliğini kendine farz bilip, bunu ibadet telakkisi ile yapan, her türlü anarşiden uzak kalarak, memleketin emniyet ve asayişine kuvvet veren, dini; “silah, tahakküm ve tahrip” değil, “irşat, nasihat ve muhabbet” bilen samimi, âlicenap ve hamiyetperver insanlar yetişecektir.

Maalesef bugün, eğitim sistemimiz gençlerimizin yaralarına merhem sürmekten, ıstıraplarını dindirmekten ve endişelerini gidermekten, onları hamiyetli, edep ve hayâlı olarak yetiştirip vatan ve milletine faydalı fertler haline getirmekten pek uzaktır. Eğer bu camia kendi üzerine düşeni yapamazsa, milletin ve hele gençliğin ne hale geleceğini tasavvur ediniz.

Bugün gençliğimiz çoğunlukla, tarihine yabancı, mazisinden habersiz, milletini ve vatanını sevmekten haz duymayan, manevî değerlere sırt çevirmiş, yabancı doktrinlere açık, mesuliyet duygusundan mahrum, şehvanî arzuların zebunu, behimî hislerin mahkûmu, duygusuz, gayesiz, hedefsiz, kozmopolit bir gençlik halini almıştır. “Vatan bir millî ailenin hanesi” olduğundan, Milli Eğitim bu hanenin çocuklarının, gençlerinin kalp ve ruhlarına iman, marifet, istikamet, samimiyet, fazilet, hamiyet, edep, iffet, fedakârlık… gibi mukaddes mefhumları zerk etmekle mükelleftir. Eğer bu yapılmazsa gençlerimizin hissiyatı ilim, irfan ve vatan sevgisi yerine sefahat, ahlaksızlık ve sarhoşlukla kuşatılr ve o zaman fikir ve kültür hayatımız süratle hezimete uğrar ve neticede yabancı kültür ve âdetler karşısında maddî ve manevî hayatımız gitgide erir ve sonunda muzmahil olur gider.

“Dünyada erbab-ı faziletten başka zevk-i saadeti tatmış kimse yoktur. Fazilet, saadete karşı lakayt, saadet ise, fazilete delice âşıktır…. Hissi fazilet ezvâk-ı sâfileden mümtaz bir zevk-i âlidir.”[27]

Burada 8 Aralık 1978 yılında bazı hanımlara yazmış olduğum bir mektubu dikkatinize sunmak istiyorum.

Azize Hemşirelerim ve Afife Kardeşlerim,

Fetânet ve faziletlerinizi ibraz eden mektubunuzu aldım. Sizin gibi Risâle-i Nur’dan ziyâ-yı saadet iktibas etmiş hemşirelerimizin dinimize ait bir hakikati araştırıp sual etmeniz, vicdanımda tasviri mümkün olmayan bir mânevi tesir icra etti. Bu haliniz, kalbimdeki teessür ve teessüflerimi bir derece sürura incirâr ettirdi. Ve benim için güzel bir medâr-ı teselli oldu.

Zira, asırlardan beri Kur’an’ın elmas kılıcını elinde tutan aziz bir milletin hem namus-u haremine, hem mukaddesatına, hem iman ve Kur’an’ına, hem istikâmet ve iffetine, hem hürriyetine, vatan ve canına tecâvüz ve taarruz eden dehşetli dinsizlik ve komünistlik afatı ve bu afatın kafile-i Nur mücahidlerinin yanında açtığı hicran ve elemin, kendi çocuklarımızın eli ile şeref ve haysiyetimizi imha ve tahrip etmek istemesi karşısında elbette ulvî vicdanlar, âlicenap ruhlar muazzep olacaklardır. Bu müthiş manzara karşısında müteessir olmamak elde değil. Kafile-i Nur mücâhidlerinin yanında sizin gibi nur-i irfanla ziyadan, ümit ve cesaretle meşbû mücahidelerimizin de şu iman ve Kur’an dâvasına milletin himaye ve vikayesi hizmetine sahip çıkmaları ruhuma sürür ve inşirah verdi, medâr-ı teselli oldu. Kalbimdeki teessürleri tebessüme çevirdi.

Risale-i Nur’un Hakikatleriyle

Fedakâr hemşirelerim, sizler -İnşaallah- Risâle-i Nur’un hakikatlerini tahsil edip merhamet, sadakat, edep, hayâ, iffet, rikkat gibi bir çok insani meziyetlere mazhariyetle kalp ve ruhumuzu nurlandırıp bu hakikatlerin kuvveti ile bu milletin mukaddes mefhumlarına hürmetsizlik edenlerin rağmına bu güzel vatanımızı lâtif kokulu çiçekler dolu bir gülistana çevirecek, ecdadımızın en sâdık ve vefadarları olacaksınız İnşaallah… Hem, Risâle-i Nur’un sizlere kazandırdığı marifet ve hakikatlerin kemalâtiyle –biiznillah- dünya ve ukbâda mes’ut ve bahtiyar, hem şu memleketin kurtuluş ve saadetine güzel bir vesile olacaksınız.

Bilirsiniz ki, bu zamanda kemalât ve fazilet, sadece fakülte kapılarından alınmıyor. Görüldü ki bu zamanın tahsili gençlerimizi huzur ve saadete götürecek manadan mahrumdur. Sadece okullar açmakla şu memleketin terakkisini kâfi görenlerin ne kadar gaflet ettikleri, hadiselerle ortaya çıktı, işte pespaye gayelerin, rezilâne arzuların, bâtıl fikirlerin pençesine düşen faziletten mahrum, bedbaht gençlik!..

Kardeşlerim, ufkumuzu kaplayan bu zulmâni bulutların zevali, sizlerin de katılacağı âlicenap himmetlere bağlıdır.

Malumunuzdur ki, Bediüzzaman gibi bir büyük insanın doksan senelik hayatının bir muhassalası olan külliyât, sizlerin hayatınıza, tab’ınıza muvafık olarak efkârınızı tenvir eden, nazarınızı billurlaştıran ziyadar hakikatler manzumesidir. Her bir hakikati, birer tabib-i hâzık misâli, en kederli ruhlara hayat bahşeder, ümit ve inşirah verir, sürûra garkeder. Elhamdülillah, bu marifetler içindeki ulvî zevkler, safalar, lezzetler, huzur ve sükûnlar, sizleri bahtiyar etmeye kâfi ve vâfidir. Bu nurlar ile cihan, nazarınızda bir bağistana, gülistana inkilâb eder. (Cenabı Hakk’a nihayetsiz şükürler olsun ki sizi, nurun hakikatlerine âşinâ kıldı ve onu size de tattırdı.)

Marifete Muhabbet

Evet, marifete, muhabbet başka bir zevktir. Bunun haddi ve pâyânı olamaz ki lisan ve kalem tasvire muktedir olabilsin. Bu hakikatlere bağlı kalan muhabbet, hiç bir sevgi ve muhabbete benzemez. Böyle nezih, sâfi sürûr verici muhabbetlerin ulviyeti ancak ve ancak İlahi ve Rabbani marifetlerde karardâde olabilir. Böyle bir zevki tatmak isteyenler, Risale-i Nur’un bahçesine girsinler, o bahçede görecekler ki, bağban olan Bediüzzaman, hadsiz marifet çiçeklerini türlü türlü kokular, ayrı ayrı renkler içerisinde nasıl rikkatli ve şefkatli kalplere, müteyakkız dimağlara takdim ediyor. Hem yine bu hakikatleri tâlim etmek isteyenler, Bediüzzaman’ ın medresesine uğrasınlar, rahle-i tedrisinde diz çöksünler, dinlesinler; görecekler ki, asırlardır gözlenen ve beklenen o zat, ne kudsi hakikatleri ders veriyor, ne kadar âlî meselelerden bahsediyor. Hakikatin cazibesi ile kalpleri tatmin, ruhları teskin, nefisleri teshir ediyor. Evet, evet… Cihanda marifetullaha mazhar olmak gibi büyük bir saadet yoktur. Bu saadeti hiç bir şeyle kabil-i kıyas değildir. Şevk ve muhabbet denilen ulvî hisleri tatmin eden böyle bir marifet pek büyüktür, pek vasi’dir, pek nezihtir, pek tatlıdır, pek zevklidir. Zaten insan fıtratından matlûp da budur, maksûd da bu. Aziz Üstad, büyük muallim bakın nasıl ifade ediyor:

“Çünkü insan, Cemal-i Baki’ye âyinedir, Kemal-i Sermediyeye dellâl-ı mazhardır. Ve rah-met-i ebediyyeye muhtâc-ı mütefekkirdir. İnsan, Cemâl-i Bâki’nin âyine-i müştakıdır, Kemâl-ı Sermedi’nin dellâl-i âşıkıdır. Hem yine bakın Mevlâna Cami ne güzel söylemiş: “Hakiki mahbûb, hakiki matlûb, hakiki maksûd, hakiki mabûd yalnız O’dur.”

Bu kemâlin dışındaki kemâller kemâl değil, mahbûb değil, maksûd değil. Derakap zeval ile zedelenen zevkler, alâka-i kalbe değmez, muhabbete lâyık değildir. Fıtraten en ziyade sevimli, muhabbetli ve en müstesna mahlûk olan insan fıtratına bütün bütün zıt olarak fenada mahvolan bir mahbubun, bir maksudun peşinden koşsa, o mahbûb onun kalbini doyurmaz, çünkü kalp âyine -i Samed’dir, Mahbûb-i Hakiki’den başkasını kabul etmiyor. Sonu mahcubiyet, nedamet, hıçkırık ile neticelenen herhangi bir sevgi ve muhabbet, elem ve kederden başka ne netice verebilir?

“Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub. Çünki zevale mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.”[28]

Altın Taçlı Şehzadeler

Kardeşlerim, saçaklı saraylarda, bahçeli kâşanelerde yahut zümrüt ve pırlantalarla süslenmiş gümüş sırmalı libaslar giymiş hanımlar, altun taçlı şehzadelere refika da olsalar, eğer böyle bir hakikat ve marifetten mahrum bir kalbe sahipseler, onların saadet ve sürûrlarının kadeh içinde sunulan bir yudum şerbetten ne farkı vardır?

Kat’iyyen biliniz ki, meşru dahi olsa köşklerde, bağlarda, saraylarda, sultanlarda bulunmayan zevk ve sürür, marifetullahta mevcuttur. Marifete aşk ve muhabbet bir derya gibidir. Bu derya içinde gark olanlar, âb-ı hayata dalarlar. Yani yudum yudum hayata mazhar olurlar, nihayetsiz hayatı bulurlar. Bu saadet deryasının bahtiyarlık dalgaları üzerinde sürûra müstağrak olurlar, İbrahim Ethem’e taç ve tahtı terk ettiren de bu sır değil midir?

Güzel Nedir?

Marifetsiz bir kalp, bir gönül, bir dimağ, susuz ve hayatsız çöller gibidir. En âlâ, en nezih, en mükemmel güzellik, marifettedir. Güzellik, İsm-i Kuddûs’un hakikatlerine âyine olmaktır. Nezafette, taharette, letafette terakki ederek tasaffî edene “Güzel” denir. Kötü hasletlerden, batıl itikatlardan, isyan ve hatalardan, bid’alardan şiddetle içtinap edendir “Güzel”… Takva gerdanlığını takandır “Güzel”, ibadet tacını takana “Güzel” denir, iffet ve haya libasını giyendir “Güzel”. Âli ve ulvî, ebedî arzularla meşbû olup, kalp ve dimağını maâliyâta çevirendir “Güzel”… Güzel odur ki, vesveselere kapılmasın. Güzel odur ki, serâp-misâl arzulara takılmasın. Güzel odur ki, kendini Allah’a beğendirsin, sevdirsin, gayre değil. (Güzel odur ki, behîmî arzularına perestiş etmesin) Güzel odur ki, özünü Hakk’a çevirsin.

“Yandımsa İslâm’ın derdine yandım.” diyendir “Güzel”. Fani umûra iltifat etmeyendir «Güzel». «Ne elem, ne keder, Allah’ım bana yeter» diyendir “Güzel.”

Evet, evet! Sevdası, davası olacak güzelin. Güzellik sûrette değil, sîrettedir, güzellik sahte tebessüm ve gösterişte değil, ahlâk ve fazilettedir.

Hemşirelerim! Yukarıda dünyevi ve uhrevi saadet, sürûr ve güzelliğin merkezi Marifetullah ve Muhabbetullah’dır demiştik. O merkeze bağlı olmayan ve o marifette hissesi olmayan her şey kocaman bir hiçtir. Bir zamanlar, sizin aba ve ecdadınızın vücutlarıyla cihanın fahretmesinin yegâne sebebi, onların bu merkeze bağlı ve bu merkezden nur almış almalarıdır. Evet, Hâkim-i Ezeli, dûn hikmet ve marifeti düşmanın rağmına olarak sizlerin aba ve ecdâdınızın vücutlarında cemetmişti. Bu gün de o merkeze bağlanmanın, o hakikatlere yetişmenin en keskin, en kısa, en selâmetli yolu, Risale-i Nur’un hakikatleriyle meşgul olmaktır, vakit ve fikrini onun mütâlâasına hasretmektir. Evet, tarif ve nazif bir çiçek üzerindeki bir damla su, safiyet ve şeffâfıyetiyle, içinde semanın bir kısım yıldızlarını gösterip, elmas gibi parlaklığıyla cilâlı bir ayna hükmüne girerek asumanın bedii ve acip manzaralarını nazar-ı dikkate verdiği gibi, sâf ve pak olan kalplerinizi Nur’un hakikatleriyle tenvir edince, o kalpler, Esmâ-i İlâhiyye’ nin tecellilerine zahir ve bahir birer cilvesaz olurlar. Evet, kalpler ne nisbette sâf ve şeffaf olursa, o nisbette inci-misal o marifetlere sadef ve cil-vegâh olur. İşte bu hakikatleri yaşayanlar ve ta hakikatlere âyine olanlar, arife olur, kâmile olur, hâbibe olur, mahbübe olur, cennete lâyık, hurilere sultan olur. Bu hakikat ve bu manâdan ırak ve uzak olanlar, binlerce maddî imkânlar içerisinde milyonlarca sene yaşasalar bile teselli bulamazlar ve sürura mazhar olamazlar. Saadetlere nâil olamazlar, kâmile olamazlar.

Temel Unsur Kadın

Mazinin derinliklerinden ta günümüze gelinceye kadar beşere ait terakki ve tedenninin sebeplerini dikkatle tetkik ve tahkik edince kadınsız bir terakki ve tealinin mevcudiyetini göremiyoruz. Evet, tarih boyunca insanlarda görünen maddî ve manevi yükselmenin kemâline mazhariyet, ancak kadınlardaki mevhibe-i Sübhâniyye olan fıtri vazifenin tarik-i müstakimde istimal ve inkişâfı ile mümkün olmuştur. Bu vazifeye hakkiyle müdrik olmayan kadınlar, nice nice yuvaların, devletlerin, milletlerin, hatta imparatorlukların yıkılış ve çöküşlerine vesile olmuşlardır. Bizans ve Roma’nın çöküşünün temel unsuru da kadın değil midir?

Tarih boyunca birçok millet Adıl-i Hâkim’in kadınlara buyurduğu ve bahşettiği hususiyetlere iltifat etmeyerek onların hak ve hukukunu çiğnemişler, sefil arzuları namına onların şerefli mevkilerini zîr-i zeber etmişlerdir. «Saadet» tacının bedeline, «Kahr» belâsını başlarına koyarak tahtlarından indirip bahtlarını kara etmişlerdir. Kadın ile erkek arasındaki adalet ve dengeyi muvazene ve muhafaza edemediklerinden gâh ifratta, gah tefritte kalarak o meleksîmâ taifenin perişaniyetine sebep olmuşlardır. O sefihler bilememişler ki terakki ve tealinin içtimâi hayatımızdaki temel unsuru ailedir. Ailenin varlığı, sürûr ve sükûnu ise, kadındaki iffete bağlıdır, iffeti de İslâm dini getirmiştir. Âile fertleri arasında emniyetin tesisi, muhabbetin sıhhat ve devamlılığı için de tesettürü emretmiştir. Hiç şüphesiz İslâm’daki tesettür, hanımların hukuk ve hürriyetlerini kısmak için değil, belki o dâmen-i ismetlerini sefil ve kötü nazarlardan muhafaza etmek içindir. Hem tesettür, hanımların güzel meziyyet ve seciyyelerini korumaya matuf olarak emrolunmuştur.

Hanım İçin En Büyük Saadet

Tesettür, kadın için en büyük saadet ve fazilettir. Çünkü kadınların izzeti; namus ve iffetlerin-dedir. Namus ve iffeti muhafaza etmekte en sağlam yol, kadın için örtülü olmak ve ismettir. Erkekler hakkında da gözünü haramdan sakınmaktır. Aksi halde ortaya çıkacak tablonun tasvirinden ruhlar ürperir. Bu sebeple onları, gözleri ile tahakküm altına almak isteyen erkeklere karşı kadınların hürriyet ve istiklâliyetini muhafaza için tesettür bir emr-i zaruridir. Bu sır içindir ki, İslâm, kadına tesettürü, erkeğe de gözünü muhafazayı emretmiştir.

Bilirsiniz ki iman ve marifetten sonra en büyük kemâlat, güzel ahlâktadır. Kadınlar hakkında ise güzel ahlâkın esası haya ve iffettir. İşte bu hikmete binâen, bu sıfatlarla muttasıf hanımların dikiş iğneleriyle evlerinde nail olduktan ecir ve sevaba, erkekler harp meydanlarında düşmana karşı süngüleriyle ancak nail olabilirler. Demek ki iffet ve ismetli kadının iğnesi, mücahit erkeklerin düşmanın bağrına sapladığı süngü gibidir.

Anne Ayağı Dibindeki Cennet

Bakınız Peygamber Efendimiz (sav.) ne güzel söylemiş: “Cennet, validelerin ayakları altındadır.” Dünyadaki bütün erbâb-ı belagat ve fesahatten bahseden dâhiler, bu hakikati tavsifte kelîl ve ebkem kalıp, bu fesahat ve ince cezâlet karşısında boyun eğmişlerdir, İslâmiyet, anneyi öyle bir tahta oturtmuş ki, bu tahtta marifet tacını giyen, hilm ve haya libasiyle örtünen, sadâkat, zerâfet, şefkat ve tebessüm, zînet ve mücevheratiyle süslenen her bir annenin evlâtları için ayakları dibinde cennet vardır.

İşte İslâmiyet’in kadınlara bahşettiği makam ve mevki!…

Esas olarak mevzuumuzu kadın ve erkek arasındaki mukayese açısından değerlendirecek olursak, görülecektir ki fıtrata muvafık bir terakki, bütün meşakkatleriyle birinci derecede erkeklerle kaimdir. Yani, kadınlar ile devam eden ve kadınların hıfz-ı himayesinde neşv-ü nema bulan ve kemâl derecesine ulaşan maddî, manevî terakkinin sütunları erkeklerdir.

Asya’nın İntibahı

Muhakkak ki, insanları iki cihanda huzur ve saadete kavuşturan fazilet, marifet ve kemâlât gibi en büyük hak ve hakikatler, nev-i beşere ancak nebiler eliyle gelmiştir. Hiç şüphesiz bu büyük hasletlerin nev-i beşerde rüsûh bulup yerleşmesinde hanımların rolü de büyük olmuştur. Nitekim Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizin mübarek Zevce-i Tâhireleri, fedâkârlıklarıyla bütün kadınlar dünyasına birer nümûne-i imtisal olmuşlardır. Biilhassa Hazreti Hatice-i Kübrâ Validemizin Nebiyy-i Zîşân’a ve dâvasına gösterdiği fevkalâde refakat, muhabbet ve teslîmiyyette, hususan akıllara hayranlık veren tedbîr ve feragat ile değil kadirşinas insanların, hattâ ulvi âlemlerdeki ruhanilerin bile takdir ve tebcillerine bihakkın mazhar olması, bu mes’elemize güzel bir misâldir, kâfi ve vafi bir örnektir. Görülüyor ki yüksek cevherleri, lâhûti bir faziletten, müstenâ vicdanları Rahmani bir şefkatten yaratılan bu validelerimiz, bütün kabiliyet ve meziyyetlerini Kur’an’ın hakikatlerine ve marifet levhalarına çevirmişler, hattâ akıllarına ve kalplerine marifet ve muhabbet-i İlâhiyyenin iştiyakını bihakkın yerleştirerek, onun ziya ve şu’lelerine misbâh ve mişkât olmuşlardır.

Denizden kurtarıp, milletinin necatına vesile olan Hz. Musa’yı Firavun’un sarayında yetiştiren Asiye Validemiz (R.A.) gibi sizlerin de Asya’yı, sefâhet ve dalalet dalgalarından kurtarıp sahil-i selâmete çıkarmanız, ancak ve ancak bu validelerimizi örnek alıp, her birinizin birer fazilet feneri olmanızla mümkün olacaktır. Çünkü anladığıma göre, Asya’nın intibahının bir vesilesi sizlerin teyakkuz ve intibahınıza bağlıdır.

Elhasıl, tavsiyem şu ki; Derya gibi Nur’un derinliklerinde gizli şahdane incileri hafızalarınıza yerleştiriniz, idrâkınızda tanzim ediniz, lisanınız ile zaman ipine dizerek nescedip dokuyunuz. Meydana gelen o marifet kumaşından sîretinize giydirerek bezetiniz. Üzerine haya ve iffet çarşafını örtünüz. O vakit menâzır-ı âlânın Melekleri o mübarek sîretlerinizi takdir ve tebcil ile temaşa edip, tâ Kıyâmet’e kadar sizleri alkışlayacaklardır. Firdevs-i âlânın hurileri, cemâlinizi, gözleri kamaşarak temâşâ edeceklerdir. İnşaallah şu marifetlerden aldığınız ezvâk-ı mâneviyeleriniz, sizler için Cennet bağlarından esen bâd-ı seherlerden daha zevkli, daha tatlı olacaktır. Göreceksiniz, biiznillah…

“Gün” tahsisi bid’attır. Böyle bir tahsis, dinimizde yoktur. Ancak şu var ki, ölüye her zaman ve her yerde hayır ve hasenat yapılabilir. Sâniyen: Divan-ı İlahinin güzergâhları, ancak Nebiyy-i Zişan’a nazil olan düstûr ve sünnetlerden geçer. Yani, o divâna onlar ile gidilir. O mi’raç ve mirsâdlar ile urûc edilebilir. Sâdece akıl ve âdetlerin koyduğu ölçüler içerisinde yürümek, hak ve istikâmetten udül etmektir. Hele dindeki ölçü ve esasları kâfi görmeyip de başka telâkki ve fikirler ihdas etmek, dünyada fitne ve fesada, Ahirette de azap ve nara kapı açmaktan başka bir şey değildir.

Cenabı Hak, kaşane-ı kalbinizi Risâle-i Nur’ un marifet ve faziletlerine mazhar eylesin. Selâm eder, dualarınızı beklerim.

---oOo---

Edep; akıl ve hikmete muvafık hareket edip, Cenab-ı Hakk’ın emrettiği gibi yaşamaktır. Hayâ ise, utanma ve ar duygusu olup, utanç verici durumlardan sakınmak ve nefsin süfli arzularını terk etmektir.

Edep, bütün hallerde istikamet ve iyilik üzere bulunmaktır.

Edep, aklı ikmal eden, onu nurlandıran, imanı kemale erdiren, insanı ruhen terakki ettirip saadet ve selamete kavuşturan en hayırlı bir sermayedir.

İffet, hayâ, haysiyet ve istikamet gibi güzel ahlâktan mahrum olan fert ve cemiyetler, fen ve teknik sahasında ne kadar terakki ederlerse etsinler, hüsrandan kurtulamaz ve huzurla yaşayamazlar. Bu meziyetlerden mahrum bulunan fertler, ne kadar münevver, ne derece tahsilli, ne nisbette sanatkâr da olsalar, o millet, bu fertlere istinaden bir ahenkle terakki edemez. Bu bakımdan, fert ve cemiyeti iman, ahlâk, fazilet, irfan, ilim, edep ve hayâ ile teçhiz etmek lazımdır ki maddi ve manevi terakki edilsin. Edep ve irfan sahibi olanlar, hayatını nizam ve intizam içinde geçirir ve huzur ile yaşarlar. İnsanlığın ruhu, hakikati ve ziyneti olan edep ve terbiyenin; fert ve cemiyet için ehemmiyeti aşikârdır. Şu harika beyit de bu hakikati çok veciz bir şekilde ifade etmektedir:

Edep bir taç imiş nur-u Huda’dan
Giy ol tacı, emin ol her beladan

Bazı zatlar: “Edep kelimesi, elif, dal ve be harfinden ibarettir. Elif, kişinin eline, de harfi kişinin diline, b harfi de beline sahip olmasına işaret eder.” Demişlerdir. İnsanların ayıplarını yüzlerine vurmak, onları tahkir etmek edebe muhaliftir. Edep abidesi ve hayâ timsali olanlar, kendisine hakaret edenleri affeder, hiç kimseye kötülük düşünmez ve fenalık yapmazlar; karşısındaki kişi edep ve hayâdan mahrum olsa bile, onu insanlar arasında küçük düşürecek ve mahcup edecek hareketlerden sakınırlar.

Yetim kimse anası ve babası olmayan değil, ilim ve edebi olmayandır. Asıl fakir; malı mülkü olmayan değil, ilim ve edepten mahrum olandır. Çünkü nimet ve servetlerin en büyüğü ilim ve edeptir. Bu nimetlere nail olan, edebi sayesinde nail olur. O nimetleri kaybeden de edebi terk ettiği için kaybeder. Bu bakımdan, edepten mahrum olan bir kimse, hakka ve hakikate ulaşamaz. Dünyada rezil, rüsva olduğu gibi ahirette de cezaya maruz kalır. Edebini yitirmiş bir kimse, en tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalıktan daha tahripkârdır. Edep, hayâ ve iffetten mahrum olan insan ilim, makam ve rütbe bakımından ne kadar yükselirse yükselsin faziletli sayılamaz. Çünkü asıl fazilet ve kemal, ilim ile ahlakın ittihat etmesiyle mümkündür. Edep ve hayâdan mahrum olan kimseler, huzur ve saadetle yaşayamadıkları gibi, bazen haysiyet ve şereflerini de kaybederler.

Eskiden evlerin ve iş yerlerin duvarlarına “Edep Ya Hû!” yazılı levhalar asılıyordu. “Edep Ya Hû” sözünün fert ve cemiyet için ne kadar ehemmiyetli ve ne kadar büyük bir hazine olduğu şimdilerde daha iyi anlaşılmaktadır.

Edep ve iffet namusun perdesidir. Namus ancak edep ve hayâ ile muhafaza edilir. Hayat denilen şey edeptir. İlahî sırlardan bir sır olan edep, insanın en büyük ziyneti ve nurudur. Evet, edep insan-ı kâmilin meftun olduğu, fakat şeytanın ve şeytan gibi insanların hoşlanmadığı güzel ahlakın en önemli şubelerindendir. Edep ve iffetin düşmanı edepsizliktir. Edep her zaman takdirle, hayâsızlık ise lanetle yâd edilir. Bu bakımdan, her Müslüman’ın en önemli vasfı edep, hayâ ve nezaket olmalıdır. Zira, mütedeyyin kimselerin en büyük şiarı bunlardır. İnsanın bedeni gıdalara muhtaç olduğu gibi, aklı da ilim ve edebe muhtaçtır.

İnce düşünce, hassasiyet, nezaket, zarafet, edep ve hayâ insanî münasebetlerde de çok önemlidir. Büyüklerin yanında yüksek sesle konuşmamak, yaşlılara hürmet etmek, konuşan herhangi bir kimsenin sözünü kesmemek, meclis içinde fısıltılı veya gizli konuşmamak ve kahkaha ile gülmemek de edep ve hayâdandır. İnsanları aşağılamak, onlarla alay edip küçük düşürmek, su-i zanda bulunmak, insanların gizli hallerini araştırmak ve lakap takmak da edebe aykırıdır. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar (alay edilenler) kendilerinden (alay edenlerden) daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasınlar. Belki alay edilenler, alay edenlerden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi kötü lakab ile çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötüdür. Kim tövbe etmezse işte o zalimlerin tâ kendisidir.” (Hucurat, 49/11) Devamındaki ayette ise şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının; çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirini
zin gizli hallerini araştırmayın.” (Hucurat, 49/12) Cenab-ı Hak, bu ayetlerle kullarına edep ve hayâ dersi vermektedir.

İslam dininde edep, kişinin her halinin murakabe altında olduğunun şuurunda olmasıdır. Nefsini ıslah edip iffet, vakar, hilim, sabır, nezaket, zarafet ve tevazu gibi hasletlerle edeplenenler, Allah’a yakınlaşır ve O’na dost olurlar.

Evet edep; şeytanın ve nefs-i emarenin boynunu büken, onu ayaklar altına alıp mağlup eden ve insanı maksuduna kavuşturan en emin vasıtalardan biridir. Bir ayette şöyle buyrulur: “Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl Suresi 16/90)

Cenab-ı Hak Edebin Bütün Çeşitlerini, Edep Timsali Hz. Muhammed’de Cem Etmiştir

Her güzel haslette olduğu gibi edep ve hayâda da bütün insanların en üstünü, en mükemmeli Hz. Peygamber’dir (asm). En mükemmel rehber olan Zat-ı Ahmediye (asm) ilâhi hakikatleri beyan ve ifade ederken sözlerine ve üslubuna azamî derecede dikkat ederdi. Hz. Peygamber (asm) söze nazik bir şekilde başlar, mülâyemetle hitap ederdi. Sözlerinin tesirini kıracak nahoş hareketlerden ve muhataplarını rencide edecek, onların kalplerini kıracak ve nefretlerini celp edecek sözlerden son derece sakınır ve sakındırırdı. Herhangi bir kimse sözünü bitirmeden söze başlamazdı. Muhataplarını dikkatlice, muhabbetle ve sonuna kadar dinlerdi. Musafaha ettiği kimse elini çekmeden, o elini bırakmazdı. İyiliğe mükâfatla, kötülüğe ise af ile mukabelede bulunurdu. Yüksek sesle konuşmazdı. Daima mütebessim idi. Ömründe bir defa bile kahkahayla güldüğü görülmemiştir. Onun gülmesi tebessümden ibaretti. Daima başı önde yürürdü.

Allah Resulü (asm) kimsenin kusurunu görmez, görse bile yüzüne vurmazdı. Kendisine bir kimsenin hoş olmayan bir şeyi yaptığı bildirilince; “Falan kimse neden böyle yapıyor? Niçin böyle söylüyor?” demez. “Neden böyle yapıyorlar? Niçin böyle söylüyorlar?” şeklinde konuşur ve böylece o kimseyi ikaz eder, edebe muhalif söz ve davranışından vazgeçirirdi.

Hazret-i Aişe Validemize (r.a); “Hz. Peygamber’in ahlakı nasıldır?” diye sorulunca, “Onun ahlakı Kur’an idi.” diye cevap vermiştir. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ve muhakkak ki sen, pek büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Peygamber Efendimiz (asm) Kur’an’ın hariçte tecessüm etmiş bir şeklidir. Zira o, Kuran’ın bütün hakikatlerine güneş gibi bir ayna idi. Peygamber Efendimiz (asm) bütün güzel ahlakın her bir şubesinin en son mertebesinde bulunan yegâne şahsiyettir ve hiçbir kimse ile mukayese edilmeyecek derecede hayâ ve edep timsalidir. Dost ve düşmanın ittifakıyla sabittir ki, Hz. Muhammed (asm) gençliğinden beri edep, hayâ, iffet, nezahet ve ismet timsali olarak yaşamıştır. Bu ahvali bütün Arap kabilelerini kendisine meftun etmişti.

Peygamber Efendimiz de (asm) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap” (Buhari, Edeb, 78; Ebu Dâvûd, Edeb, 6) Hz Peygamber (asm) nübüvvetinin ilk yıllarında sık sık tekrar ettiği bu hadis-i şerif, hayâ duygusunun ne kadar ehemmiyetli olduğunu, hayâsızlığın ise ne kadar büyük bir ayıp ve tehlike olduğunu ifade etmektedir.

Edep ile mümtaz olan kimselerde hamiyet, mürüvvet, âlicenaplık gibi âli hasletler tezahür eder. Böyle kimseler de hem kendilerine, hem ailelerine, hem de milletine ve vatanına faydalı olurlar. Din, vatan, edep ve namus yolunda hayat feda edilir. Edep, hayâ ve namus hissi taşımayanlar vatan ve millet hissi de taşımaz ve bu uğurda hayatlarını feda edemezler. Bunlar öyle ulvi hakikatlerdir ki, ne çiğnenir, ne de çiğnettirilir. Bütün kâinat hayat için olduğu halde, hayat ancak bunlar için feda edilir.

Edep ve hayâ büyük bir devlettir. Bunlara muhabbet edip muhafazasına çalışmak aklın ve vicdanın gereğidir. Edep, hayâ ve iffet gibi âli vasıflardan mahrum olan fert ve cemiyetler huzur ve saadetle yaşayamazlar ve izmihlale uğrarlar. Bu bakımdan, bir milletin ebed müddet payidar olması; kalplerin imanla intibaha getirilmesi, ruhlarının edep, hayâ ve iffet gibi güzel ahlak ile teçhiz edilmesi ve akılların nur-u irfanla tenvir edilmesine bağlıdır. Maneviyatla teçhiz edilmeyen bir millette şecaat, kahramanlık ve fedakârlık olamaz. Gençlerimiz de sefahat ve sefaletin tahakkümünden ancak bu hal ile muhafaza edebiliriz.

Bazı basın kuruluşları ile televizyonlar milletimizin örf ve âdetlerine, dinî inanç ve mukaddesatına muhalif yerli ve yabancı dizilerle onların kalp ve ruhunda telafisi mümkün olmayan derin yaralar açmaktadır. Bazı dizilerde de Anadolu insanının aklına, vicdanına, sağduyusuna, millî ruhuna, müşterek duygularına ve tarihine saldırılmaktadır. Bu tür yayınlar, kültür ve irfanımızı, musikimizi, edebiyatımızı, sanatımızı, hâsılı milleti millet yapan bütün değerler manzumesini tahrip yahut dejenere etmekle vicdan-ı umumîyi derinden yaralamakta; milletimizi, özellikle de gençlerimizi, ahlakî buhranlara ve sefahat bataklıklarına sürüklemektedir.

Evet müstehcen neşriyatla, bölücülük propagandalarıyla milletimizin, hem dimağı, hem vicdanı, hem kalbi, hem ulvî hisleri tarumar edilmekte, karanlık mecralara doğru sürüklenmektedir. Hürriyet perdesi altında, gençlerimiz nefs-i emmarenin istibdadı altına sokulmak istenmektedir. Ruhî ve fikrî dengesizliklere maruz, zevk ve sefahatle malûl neslimiz perişan bir hayata doğru çekilmek isteniyor.

Sefahat rüzgârları kat kat çelik istihkâmları delip geçen radyasyon şuaları misüllü, kalplerde, ruhlarda, vicdanlarda, iffetlerde, tedavisi çok müşkül derin cerihalar, rahneler açıyor. Bu milletin imanını, mukaddesatını, iffetini böylece vurarak onu benliğinden uzak, gayesiz, davasız ve şuursuz bir toplum haline getirmek gayretinde olanlar var.

Çok şükür ki, şer kuvvetlerin bu milletin tarihine, mukaddesatına, iffetine, ibadetine, ulvi seciyelerine yaptığı korkunç hücuma karşı hamiyetli, âlicenap, vatanperver, şuurlu ve gayretli insanlar, bütün memleketi sarsan bu müthiş felaket ve facia karşısında büyük bir gayret göstermektedirler.

Allah’a Karşı Edep Nasıl Olmalı?

Şunu hemen ifade edelim ki, hayâ ve edep, öncelikle insanı yoktan var eden, onu hadsiz nimetlerle besleyen, her yerde hazır ve nazır olan, bütün kâinatı ve yarattığı her mahlûku murakabe eden Cenab-ı Hakk’a karşı olmalıdır. Kişi, önce Cenab-ı Hak’tan, sonra da insanlardan utanmalıdır. Zaten Allah’tan hayâ etmeyen insanlardan da utanmaz; insandan utanmayan kimse de Allah’tan utanmaz. Nitekim bir hadis-i şerifte “Hayâ imandan bir şubedir.” (Müslim, İman, 57, 58 ) buyrulmuştur.

Peygamber Efendimiz (asm) bir gün; “Allah’tan gereği gibi hayâ edin.” buyurdular. Bunun üzerine yanında bulunan sahabeler: “Ya Resulallah! Elhamdülillah biz Allah’tan hayâ ediyoruz.” deyince, Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurdular: “Allah’tan hakiki olarak hayâ etmek; başı ve içindekileri haram olan şeylerden korumak, haram yemekten ve zinadan sakınmak, ölümü ve dünyanın fani olduğunu düşünmektir. Ahiret mutluluğunu isteyen kimse, dünya ziynetlerine önem vermez. İşte böyle yapan kimse, Allah’tan hakkıyla utanmış olur.” (Tirmizî, Kıyâmet 25)

Buna göre, kişi dinleyip, görüp öğrendiğinden, yiyip içtiğine kadar her şeyin Allah'ın rızasına uygun olmasına dikkat etmelidir, gerçek hayâ budur. Zîra başın taşıdıklarından ağız, göz, kulak, dil gibi maddî ve zâhirî; hâfıza, hayâl, tefekkür gibi ruhî ve görünmez duygu ve özellikler kastedilmektedir. Yine hadiste geçen batnın ihtiva ettiklerinden maksat da mide, cinsel organ, kalp, el ve ayaklar gibi batın ve batna bağlı her şeydir. Bu uzuvların ilgili olduğu bütün fiiller buraya dahildir. Şu halde insan bütün organlarını helâlde kullanmadıkça hakikî hayâya eremez.

Hayânın pek çok mertebesi vardır. En üst mertebesi: Zâhiren ve bâtınen, içiyle dışıyla kişinin Allah'tan hayâ etmesidir. İşte bu, kişiye müşâhede makamı kazandıracak olan murâkabe makamıdır.

Evet, Cenab-ı Hakk’a iman edip, emir ve yasaklarına riayet ederek nefsini ıslah edenler, onu hakiki sevenler, edep, hayâ ve iffet dairesinde hareket edip rızasına uygun yaşayanlar, Hz. Peygamber’i dinleyip itaat edenler, ebedî bir hayatta nihayetsiz nimetlere ve saadetlere mazhar olacaklardır.

Kur’an’a Karşı Edep Nasıl Olmlalı?

Her Müslüman’ın Kuran’a karşı edeple hürmette bulunması dini bir vecibedir. Ezeli ve ebedi, sönmeyen ilahi bir güneş olan Kuran-ı Kerim, akıl ve kalbimizi nurlandırdığı gibi, bütün kâinatı da nurlandırdı. Aynı şekilde, ahiretimizi de o aydınlatacaktır. Bu bakımdan, ona karşı en küçük bir edepsizlik ve hürmetsizlik insanı helakete götürür.

Kur’an-ı Kerim’i öğrenip öğretmek, onun emrettiği şeyleri yapıp, yasakladığı şeylerden kaçınmak, ihtiva ettiği bütün ulvi hakikatleri ferdi ve içtimai hayatımıza tatbik etmek, haber verdiği hadiseler üzerinde düşünüp ibret almak, onun kutsiyetini bütün yönleriyle anlamaya çalışmak Kuran-ı Kerim’e karşı en büyük bir edeptir.

Kur’an’ı huzu ve huşu içinde okumak, onu dinlerken Peygamber Efendimiz’den (asm) dinler gibi dinlemek gerekir. Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz dokunmamak edeptir. Zira bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ona tertemiz (abdestli) olanlardan başkası dokunamaz.” (Vâkı’a 56/79) Elbette ki, burada kastedilen sadece maddi temizlik değildir. İnsan abdest alarak maddi kirlerden temizlendiği gibi, akıl, kalb ve ruhunu da manevi kir olan günahlardan ve batıl fikirlerden temizlemelidir.

Bir üniversite mahiyetinde olan Enderun mektebinde öncelikle Kur’ân-ı Kerim, tecvid, akâid, ilmihâl, Arapça, Farsça, tefsir, hadis, fıkıh, kelam, sarf, nahiv, belagat, hitabet ve hikmet gibi din-i ilimler; sonra diğer ilimler okutulurdu. Bu da onların Kur’an-ı Kerim’e olan edep ve bağlılıklarını göstermektedir.

Ana Babanın En Önemli Vazifesi, Ahlaklı ve Vatanperver Evlatlar Yetiştirmektir

Ana ve babanın en önemli vazifesi, geleceğimizin teminatı olan yavrularımızı ahlaklı, edepli, vefakâr, fedakâr, çalışkan, âlicenap ve vatanperver evlatlar olarak yetiştirmektir. Bu görev ikinci olarak öğretmenlere ve âlimlere düşmektedir. Nefsi ve ahlâkî terbiye, ebeveyni tarafından, fikrî ve ilmî terbiye ise, eğitimciler tarafından verilir. Terbiye; çocukların ve gençlerin güzel ahlâk ile yetiştirilmesidir. Peygamber Efendimiz (asm) “Hiçbir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha iyi bir hediye ( miras) veremez.” (Tirmizî, Birr, 33), “Bir babanın çocuğunu eğitip terbiye etmesi maddî sadaka dağıtmasından daha hayırlıdır.” et-(Tac, 5/8 buyurarak anne-babaların en mühim ve asli vazifelerinin çocuklarını güzel ahlâk ile yetiştirmek olduğunu ifade etmektedir. Zira çocukluktan başlayan bu terbiyenin ilk mektebi aile yuvasıdır. İlk muallimi ise annedir. Bu bakımdan, bir ana babanın evlatlarına bırakacağı en kıymetli ve en hayırlı servet, fazilet, marifet ve güzel ahlaktır.

Annenin vazifesi, çocuk daha anne karnındayken başlar. Bundan dolayı annenin helal ve harama çok dikkat etmesi, çocuğu haram ile beslememesi gerekir. Çünkü haramla beslenen çocuğun ne ailesine, ne milletine, ne de devletine bir faydası olmaz. Bilindiği üzere ilk altı yaşa kadar verilen eğitim ile çocuğun huyu ve şahsiyeti şekillenir.

Malumdur ki, her insanın yaratılışında iyiye ve kötüye, hayır ve şerre, hidayet ve dalalete kabiliyet mevcuttur. Şayet o ruh ve Allah korkusu, istikamet, iffet, takva, tevazu, hilim, edep, hayâ ve şecaat gibi güzel ahlâkla ıslah edilmezse, bayağı hislerin ve şehvanî arzuların tesiriyle hayvandan aşağı bir derekeye düşer.

Çocuk, fıtraten temiz ve günahsızdır. Onu iyilik ve güzelliklerle donatacak annedir. İyi bir terbiyeci sayesinde çocuk ileri yaşlarda manen olgunluğa ve kurtuluşa erebilir. Anne, çocuğuna özellikle dini terbiye verirken bilinçli davranmalı; korkutmadan, çocuğa kâinatın yegâne sahibi olan Rabbini tanıtmalı ve sevdirmelidir. Cenab-ı Hakk’ın verdiği nimetleri ona hatırlatarak, O’nun affedici, mükâfatlandırıcı, koruyucu, merhamet edici sıfatlarını telkin etmelidir. Bu bakımdan annenin vazifesi ve sorumluluğu büyük olduğu kadar zordur da. Zira memleketin geleceğine yön veren şahsiyetlerin yetiştirilmesinde en önemli görev annelere düşmektedir.

Her insanın iman, ibadet, helal ve haramla ilgili bilgileri öğrenmesi ve çocuklarına öğretmesi farzdır. Yani annelerimiz geleceğimizin teminatı olan gençleri yetiştirmede vazifeli oldukları için, evvela kendilerini İslâmi bilgilerle yetiştirmelidirler. Bu durum ihmal edilirse, annenin çocuklarına faydadan çok zararı dokunur. İslami terbiyeden ve onun ulvî hakikatlerinden mahrum olan cahil bir anneden terbiyeli ve ahlâklı bir çocuk yetiştirmesi beklenemez. “Beşiği sallayan el, dünyaya yön veren, tarihin akışını değiştiren eldir.” sözü darb-ı mesel olmuştur.

Evet, ebeveynin yerine getirmesi gereken en mühim vazifelerin başında; Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerindeki hakkını ve kulların birbirine karşı olan vazifelerini anlatmak gelir. Ayrıca çocuğa, topluma zarar veren yalan, hile, hıyanet, sefahat, hayâsızlık ve iffetsizlik gibi kötü ahlâkın zararlarını da anlatmaları gerekir. Çocuğun terbiyesinde en birinci gaye, Allah ve Peygamber sevgisini onların kalp ve ruhlarına nakşetmektir. Çocuğun seviyesine uygun ibret verici hikâyeler ve güzel menkıbelerle bu sevgiyi tekid ve teyit etmek gerekir.

Çocuklar evin içinde görüp işittiklerini bir fotoğraf makinesi gibi alarak kendi hayatlarına uygularlar. Bu yönden anne ve babalar çocuklar için modeldir. Çocukların müspet veya menfi davranışları, anne ve babasının hareketlerinden kaynaklanır. Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmaktadır: “İnsan ölünce amel defteri kapanır. Ancak üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i cariye, kendisinden faydalanılan ilim veya kendisine hayır dua eden salih evlat.” Bu hakikate binaen hayırlı bir evladın güzel hasletlerinden dolayı anne babasına sevap yazılır.

Edep ve hayâdan mahrum olan bir kimsenin evladı, faziletli ve edepli olursa, babasının ayıp ve noksanlıklarını örter. Aksine bir baba ne kadar şerefli ve faziletli olursa olsun, eğer onun evladı edepten mahrum ise babasının izzet ve şerefini yıkar ve perişan eder.

Evet, edep, hayâ ve iffetten mahrum olan ailelerden metin ve kavi bir millet teşekkül edemez. O halde, nesl-i cedidi dinin elmas zinciriyle bağlamak, edep ve hayâ ile teçhiz etmek lazımdır ki, istikbalimizi sağlam temeller üzerine bina edelim. Öyle ise, en büyük himmet ve gayret, insanın ıslahına, terbiyesine, ahlâk ve faziletinin tekmiline sarf edilmelidir. Bozulan bütün içtimai çarkların yenilenmesi ve hayat bulması için tedavi, kalp ve dimağdan başlatılmalıdır. Evet, beşeriyetin terbiyesi, kalbin iman ile tenevvürüne, fikrin de ilimle terakki ve tealisine bağlıdır. Zira akıl ile kalbin, ilim ile inancın imtizacı zaruridir ki, âlicenap hassas ruhlar, fazıl dimağlar, ateşin kalpler, ahlâklı ve necip simalar yetiştirilebilsin.

Gençlerin faziletli, ahlaklı ve edepli yetişmelerinde ikinci vazife ise eğitimcilere düşmektedir. Bu vadide en büyük vazife ve mesuliyet öğretmenlerimize düşmektedir. Eğitimcilerimizin, ilimde muktedir, dinde salâbetli, talebelere şefkatli, gayretli ve güzel ahlâkta örnek ve ciddi bir tesir icra edecek güçte olmaları lâzımdır ki, bu hasletler, öğrencilere sirayet etsin, onlara güzel örnek olabilsinler. Böylece millet ve vatanını seven, tarihine, kültürüne, örf ve an’anelerine sımsıkı bağlı, yüksek ahlâk sahibi, faziletperver, yüce idealler peşinde koşan ve himmetini sadece milletinde bilen bir nesil yetiştirmek mümkün olabilir. İşte o zaman Milli Eğitimimizden, hasretini çektiğimiz, mahir sanatkârlar, müdakkik âlimler, mütehassıs mütefenninler, dirayetli devlet ricali, müdebbir hükümet adamları, büyük dâhi mütefekkirler, vatanperver şairler zuhur eder.

---oOo---

Hayâ yani utanma duygusu, bir değişiklik ve kırılma halidir ki, insana kınandığı ve ayıplan¬dığı çirkin bir işten dolayı arız olur. Hayâsı tam olanlar, çirkin ve hoşa gitmeyen her iş ve hareketten, bayağı ve adi sözden kaçınırlar. İnsandan bu güzel haslet kalktığı zaman insan her fenalığı yapa¬bilecek duruma gelir ve ...
Yezid bin Talha bin Rükane`den (radiyallahu anh) rivayet edilmiştir. Dedi ki Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her dinin bir ahlakı vardır. İslam`ın ahlakı da hayâdır." (İmam Malik: Muvatta, Beyhaki: Şuab-ul iman)

Ebu Ömer el Kurtubi Muvatta üzerine yazdığı "et Temhid" ve "el İstizkar" adlı iki şerhinde hadisin tamamını şöyle zikretmiştir: Muaz bin Cebel (radiyallahu anh)’den rivayet edilmiştir ki Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Her dinin bir ahlakı vardır. İslam`ın ahlakı da hayâdır. Hayâsı olmayanın imanı yoktur."

Hayâ yani utanma duygusu, bir değişiklik ve kırılma halidir ki, insana kınandığı ve ayıplan¬dığı çirkin bir işten dolayı arız olur. Hayâsı tam olanlar, çirkin ve hoşa gitmeyen her iş ve hareketten, bayağı ve adi sözden kaçınırlar. İnsandan bu güzel haslet kalktığı zaman insan her fenalığı yapa¬bilecek duruma gelir ve kimseden çekinmeden pervasızca çeşitli rezaletler işler. Bu nedenle İmrân bin Husayn (radiyallahu anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Hayânın tamamı hayırdır” buyurdu (Müslim.)

İmam Nevevî (rahimehullah) der ki:

“Âlimler hayânın ne olduğunu şöyle anlatırlar: Hayâ insanı her türlü kötülükten alıkoyan bir huydur. İnsanın kimlere karşı ne gibi görevleri varsa, bu görevleri aksatmamasını sağlar. Bize gelen rivayete göre Ebü’l-Kasım Cüneyd-i Bağdâdî (rahimehullah) şöyle demiştir: "Hayâ, Mevlâ’nın sayısız nimetlerini görme ve bu nimetler karşısında ne kadar kusurlu olduğunu fark etme hâlidir." (Feth-ül Bari)

İbn-u Kayyım da şöyle demiştir:

"Hayâ", "Hayat"tan alınmıştır. Yağmura da "Hayâ" denir çünkü toprak, bitkiler ve canlılar onunla hayat buluyor. Dünya ve ahiretin hayatı da bu hayâ iledir. İçinde hayâ bulunmayan kimse dünyada ölü, ahirette de bedbahttır. Hayânın azlığı ile gayretsizlik arasında bir uyum vardır. Her biri diğerini ısrarla ister. İsyan ettiğinde Allah (celle celaluh) `tan utanan kimse onunla karşılaştığında cezalandırmasından da utanır. Allah Teâlâ`nın isyanından utanmayan cezasından da utanmaz. (Münavi)

Zerkani, Hadis-i şerifte geçen "Her dinin bir ahlakı vardır." Cümlesini şöyle açıklamıştır: "Yani her dinde bir çeşit seciye, huy teşri edilmiş ve bu dinin mensuplarına özgü bir ahlak kılınmıştır."

O halde Müslümanların ahlakı hayâdır. Hayâ Müslümanlara has bir huy, bir karakterdir. Hayâ ile İslam arasında, hayâ ile iman arasında kuvvetli bir bağ bulunmaktadır.

Yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şerif ve bu konuda varid olan diğer hadisler ve ulemanın beyanatı bu gerçeği açıkça ifade etmektedir.

Muaz bin Cebel`den (radiyallahu anh) rivayet edilmiştir; Dedi ki Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem: "İslam`ı iki hasletle süsleyin" buyurdu. Biz: "O iki haslet nedir?" dedik. "Hayâ ve yalnız Allah için müsamaha göstermektir." buyurdu.

Ebu Hureyre`den (radiyallahu anh) Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hayâ imandandır. Ümmetimin en hayâlısı Osman`dır" (İbn Asakir/Camiu-s Sağir) diğer bir rivayette de “İman yetmiş (veya altmış) küsur şubedir, Hayâ da imanın şubelerinden biridir.” (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn-u Mâce)

İbn-i Ömer (radiyallahu anhümâ)’den de rivayet edildiğine göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, utangaç kardeşine bu huyunu terk etmesini söyleyen Medineli bir Müslüman’ın yanından geçerken ona: “Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır” buyurdu. (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn-u Mâce.)

"Hayâ yaratılıştan da gelebilir, sonradan da edinilebilir. Ancak bunu dine uygun kullanmak çaba, bilgi ve niyeti gerektirir. İşte bu sebeple imandan olur. Ayrıca taati yapmaya, günahtan kaçınmaya yönlendirdiği için de imandandır. Hem hayâ bir bakıma geri kalan iman şubelerini yapmaya sevk eden bir etkendir. Çünkü hayâlı kişi dünya ve ahirette rezil olmaktan korkarak Allah`ın emirlerini tutar, yasaklarından sakınır. (Feth-ul bari)

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem insanı gerçek mü’min yapacak özelliklerden biri olan hayâyı, önemi sebebiyle zikretmekte ve utanma duygusunun, iman ağacının vazgeçilmez bir dalı olduğunu açıklamaktadır. Şu halde mü’min, başkalarının yanında yapılması ayıp olan davranışlardan kaçınmalıdır. İnsana utanç veren hareketleri başkaları yaptığı zaman bundan rahatsızlık duymalıdır.

Münavi der ki: "Hayâ imandandır." Zira hayâ insandaki aklın ilk olarak ortaya çıkan emarelerindendir. İman da aklın son mertebesidir. Bir kimsede aklın birinci mertebesi olmadan son mertebesinin olması mümkün değildir. Bu nedenle hayâsı olmayanın imanının da olmayacağı kesindir. Bunu Rağıb zikretmiştir".

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin “Hayâ imandandır” sözüyle anlatmak istediği şudur: İman insanı fena davranışlardan nasıl alıkoyuyorsa, utanma duygusu da tıpkı iman gibi insanın fenalık yapmasına fırsat vermez, onu kötülüklerden vazgeçirir. İnsana insanlığını hatırlatır. Onun herhangi bir hayvan olmadığını, aklına eseni yapamayacağını hissettirir. İşte bu nevi telkinlerle hayâ imanı besleyip olgunlaştırır. Böyle olunca da hayâ insana ancak hayır kazandırır ve onun tamamının hayır olduğu ortaya çıkar.

İslâm dininin Allah tarafından gön¬derilen ve Peygamber elçiliği ile insanlara tebliğ edilen hak din olduğuna inanıp da onun yasaklarını işlemekten utanç duymak, muhakkak ki iman eseridir ve imanla ilgilidir. Bu emir ve yasakların hak olduğuna İnanma¬yanlar din işlerinde hayâ etmezler. Onun için insanın iradesiyle kazanılan hayâ, imandan bir daldır, imanla ilgilidir.

Hakkını koruyamayacak kadar hayâ sahibi olan bir kimseyi dahi hayâdan arınmaya teşvik yoktur. Hayâ baki kalmak suretiyle meşru yoldan hak aramalıdır. Utanma sebebiyle mahrumiyet çekenlerin manevî mükâ¬fatları büyüktür. Bununla beraber dinin helâl veya mubah saydığı yollar¬dan hareket etmemek ve bunlarda bile utangaç olmak makbul hareket değildir. Din adabına uygun olan utanma güzel haslettir.

Özel telkinlerle düşünce yapısı bozulmayan kimseler insanların gözü önünde meselâ mahrem yerlerini açmaktan utanıp kaçınırlar. Utanma duygusunu büsbütün yitirmeyen kimseler hayâsızca davranışlardan kaçındığı gibi, dindar kimseler de dinin haram saydığı günahlardan uzak dururlar. Netice itibariyle insanlar bir yandan utanma duygusu, öte yandan Allah’tan korkma hissi sayesinde, kendilerine yakışmayan davranışlardan kaçınırlar.

Bu güzel duygu günümüzde maalesef bazı telkinlerle zayıflatılmaktadır. Açılıp saçılmak, utanma duygusunun bir yana atılması çağdaş olmanın bir gereği gibi gösterilmektedir. Bu gibi telkinleri yapıp yanlış yönlendirmeleri yapanlar, insanlıktan ve İslam`dan uzaklaştırmaya çalışmakta ve insana en büyük fenalığı yapmaktadırlar.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem`in hayâsı

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’ şöyle anlatıyor:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem odasında perdesinin arkasındaki bakire kızdan daha utangaçtı. Hoşlanmadığı bir şey gördüğünde bunu yüzüne bakınca anlardık. (Buhârî, Müslim, İbni Mâce)

Bilindiği gibi İslâm terbiyesiyle yetişmiş bir kız, erginlik çağına girdikten sonra, çocukluk devresini artık geride bıraktığı düşüncesiyle sözüne, davranışına, giyim kuşamına çeki düzen verir. Mahrem olmayanlara karşı vücut şeklini, tenini, yüzünü, hatta burnunu, saçının bir telini ve evde giydiği elbisesini bile göstermekten hayâ eder. Böylece onun hareketlerine daha bir incelik, zarafet ve ölçü hâkim olur. İşte Allah’ın Resulü üstün edep ve hayâ duygusu itibariyle bir genç kızdan daha mükemmeldi. Onun bu üstün edebi, Allah’a veya insanlara ait bir hak çiğnendiğinde, olayın ayıp veya çirkin oluşuna bakmadan derhal müdahale etmesine engel teşkil etmezdi.

Birbirlerinin yanında çıplak yıkanmaktan çekinmeyen, hatta Kâbe’yi çırılçıplak tavaf eden Arapların bu hayâsız davranışlarından nefret ederdi. O zamanlar Arabistan’da hamam yoktu. Fakat İran ve benzeri ülkelere gidip gelen tüccarlardan oralardaki hamamlarda çıplak yıkanıldığını duymuştu. Ashabına bu hâlin çirkinliğini anlattı. Oraları fethedeceklerini haber verdikten sonra, hamama gittiklerinde vücutlarını örtmelerini tembih etti.

İnsanın utanması şu üç şeye karşı olur:

1— İnsanın Allah`tan utanması ki, Allah`ın emirlerine sarılması ve ya¬saklarından kaçınmasıdır. Allah`tan hayâ etmeyen yasaklarını çiğner, emir¬lerine karşı laubali olur.

2— Bir kimsenin diğer insanlardan hayâ etmesi: İnsanlardan utanma¬yan, insanların ayıp ve çirkin gördüğü şeyleri de yapar, aldırış etmez. İn¬sanlardan da utanmalıdır ki, fena söz ve hareketlerde bulunmasın.

3— İnsanın kendi nefsinden utanması: İnsanın kendi yaşına ve haline bakarak yalnız başına bulunduğu zaman kötülüklerden sakınmasıdır. Bu olgun kimselerde bulunan bir haldir. Bir kimsede bu üç şekil üzere hayâ bulununca, işte o kemale ermiş demektir. Cenab-ı Hak bizi onlardan eylesin. Âmin!

Hadislerden Öğrendiklerimiz

1. Hayâ Peygamber Efendimiz’in en belirgin özelliklerinden biriydi.

2. Hayâ ile iman arasında kopması mümkün olmayan bir bağ vardır.

3. Hayâ dediğimiz utanma duygusu, insanı, mü’minin şahsiyetine yakışmayan fena davranışlardan alıkoyar.

4. Temiz, asil ve duygulu tabiatları sebebiyle utanma duygusu en fazla hanımlarda güzeldir.

5. Bir mü’minin yapması gereken bütün hareketler, doğrudan doğruya imanla ilgilidir.

6. Utanma duygusu bir kişilik za’fı değil, imanı yüceltip kemâle erdiren vazgeçilemez bir özelliktir.


---oOo---


UTANMA DUYGUSU VE HAYÂ



Bazı duygular vardır ki, günah ve ayıp sayılan şeyleri yapmamıza engel olur. Bunlardan birisi de sadece insanlara ait olan hayâ duygusudur.

Hayâ, çekinmek ve utanmak demektir. Namusu muhafaza etmek ve haysiyetini korumaktır.

Hayâ, hoşa gitmeyen şeylerin yahut ta terk edilmesi yapılmasından daha uygun olan bir şeyin yapılması anında yüzünde beliren ince kızarma hali diye tarif edilmektedir. Utanma ve sıkılma anlamlarına da gelen hayâ, İslam ahlakında çok önemli bir yer tutmaktadır.

Hayâ, kişinin her hususta haddini bilip, onu aşmaması şeklinde de tanımlanabilir. Gerek Allah’a gerekse insanlar karşı kendi konumunu muhafaza etmesi insanın faziletlerindendir.

Dini anlamda hayâ, ar ve tekdiri mucip olan fenalıktan insanın son derece sıkılması demektir.

Ragıb’ül İsfehani hayâyı şöyle tarif eder:

“Hayâ, fenalıklar karşısında nefsi tutmak ve kötülüğü terk etmektir.”

Hayâ, imanın en mükemmel derecesidir. İnsanlığın zirvesi, hayatın süsü ve zinetidir. Bu sayede insanlık huzur ve rahata erer.

Hayâ, insanın kuvvetli bir imana sahip olduğunu gösterir. Çünkü hayâ, ancak inanan insanın vasfıdır. İnanmamış bir insan, utanmanın semtine bile uğramamıştır. Utanmak insanların en güzel örneklerinden biridir.

Aristo’ya sorarlar:

“Kadınlarda en çok hoşa giden şey nedir?

Aristo şu cevabı verir:

“Utandığı zaman yüzünde meydana gelen kızartıdır.”

Kadın... Çok garip bir mahlûk. Garipliği elinden gelen varlık. Hayâ duygusu ile kızartamadığı yanağını boya ile kızartmakta...

Utanmak, normal insan ölçüleri içinde yaşayan her millette, her zaman iyi görülmüş, tavsiye edilmiş, bu duygunun bulunmayışı büyük kusur sayılmıştır.

İnsan; pek çok kötülüklerden, insanlardan utandığı için vazgeçer.

İslam dini, insanın Allah’tan utanmasına değer verir. Peygamber Efendimiz (SAV), Müminleri Hak Teâla’dan utanmaya davet etmiş, imanın şubelerinden birinin de utanmak olduğunu bildirmiştir:

Ebû Hüreyre (RA), Efendimiz (SAV)’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“İmanın yetmiş yahut altmış bu kadar şubesi vardır, o şubelerin en üst derecesi olanı (La ilahe illallah) sözüdür. En aşağısı da yoldan gelip geçenlere eza verecek şeyleri gidermektir. Hayâ da imandan bir şubedir.”

Hintlilerin bir atasözü vardır. Derler ki:

“Bir gün mutlu olmak istersen, yeni bir elbise giyin, Bir ay mesut olmaz isterseniz, bir dava kazanın, bir sene mesut olmak isterseniz, evlenin, bütün ömrünüzce mesut olmak arzusunda iseniz, namuslu olun.”

Hayâsı olmayanların mesut olduğu görülmemiştir.

Napolyon’un kız kardeşi Altes, çıplak bir heykelini yaptırdığında nedimelerden bir sorar: “Aman Altes! Böyle çırılçıplak mı poz verdiniz?” Cevap verir: “Evet. Ne sakıncası var? Odam sımsıcaktı.”









Rasülüllah (SAV) şöyle buyuruyor:

“İnsanların ilk nübüvvetten beri bütün Peygamberlerden duyduğu sözlerden biri; Utanmazsan dilediğini yap sözüdür.”

Utanmaya insandan her şey beklenir. Onun dini, imanı da olmadığına göre yapmayacağı kötülük kalmaz. Fakat unutulmamalıdır ki, insanın sadece ekmeğe, yemeğe değil, şerefe de hayâya da ihtiyacı vardır.

Bir defa utanç damarı çatladıktan sonra insanın yapamayacağı hiçbir kötülük yoktur. Cemiyetin düzeninin bozulması, ahlaksızlığın alıp yürümesi, yeni yetişmekte olan nesle bol bol fuhuş örneği verilmesi gibi sayıya hesaba gelmeyen mahzurlar, utanç duygusunun ortadan kalkması sonunda meydana gelir.

Ediplerden bir şöyle demiştir:

“Açıkta işlemekten çekindiği işi yalnızken yapan adam, kendi şahsını değersiz saymış demektir.”

Bu söz gerçekten de değerlidir. Çünkü kendi şahsına değer vermeyen kimse yoktur. Ahlaksızlığın en son haddine varan kimseler bile çoğu zaman, insanlıktan, şeref ve haysiyetten, faziletten bahseder. Kendine değer vermeyene değer vermez. Hakaret edene hakaret eder. Edemezse içinde kin kalır.

İmam-ı Azam hamama gider. Yıkanmakta iken çırılçıplak bir adam gelir. İmam-ı Azam onu görünce gözlerini yumar. Adam hayâsızın biridir. Üstelik alay eder: “Ya İmam! Gözlerinin nurunu ne zaman aldılar? İmam-ı Azam bu münasebetsize şu cevabı verir: “Senin hayâ perden kaldırılırken.”

Hayâ perdesini kaldıranlar, alın damarını çatlatanlar, iffet örtüsünü yırtanlar insanlardan utanmazlar. Şair der ki:

“Gecelerin sonundan korkmuyorsan.

Her isteğine işle, utanmıyorsan.

Dünyada ve yaşayışta hayır kalmaz.

Hayâyı ortadan kaldırırsan.”

Hadis-i Şerifteki “Utanmazsan dilediğini yap” sözü (utanmadığı takdirde sana her şeyi yapmak mübahtır) manasına anlaşılmamalıdır. Çünkü bu şekilde bir anlayış hem Peygamber Efendimizin maksadına uygun düşmez, hem de normal anlayış çerçevesinin hududu aşılmış olur. HADİS-İ ŞERİFİ ŞÖYLE ANLAMAK GEREKİR:

1-) Utanmazsan dilediğini yap, ama sonunda cezasını da hesaba kat. Çünkü utanç duygusunu yitirmiş olmak, insanı sorumlu olmaktan kurtarmaz. Yapacağın hiçbir kötülük (utanç duygusunu yitirmişti) diyerek, cezasız bırakılmaz.

2-) Utanmazsan dilediğini yap, çünkü insanı insan yapan utanç duygusudur. Bu duyguyu yitirdikten sonra senin önüne geçecek, yaptıklarının fena olduğunu vicdanına haykıracak bir kuvvet kalmamıştır. İyi kötü demeden her şeyin mübah olduğunu kabul edecek kadar arsız, hayvanlar kadar hissiz bir kimse olursun.

Ümmetin daima Allah’tan utanmasını arzu edilen Sevgili Peygamberimiz (SAV) bir gün ashabına şöyle buyurmuştu: “Allah’tan gereği gibi utanınız.” Hadisi rivayet eden Abdullah b. Me’sud (RA) diyor ki: “Ya Rasülallah! Biz hamdolsun, Allah’tan gerçek anlamıyla utanıyoruz.” dedik. Efendimiz (SAV) şöyle buyurdu: “Hayır, hakikat sizin anladığınız gibi değildir. Allah’tan gereği gibi utanmak; başı ve başta bulunan her şeyi, karnı ve karında bulunan her şeyi Allah’ın razı olmadığı her şeyden korumak, ayrıca ölümü, öldükten sonra çürümeyi daima hatırda tutmaktır. Ahireti isteyen kimse dünyanın fani zinetine aldanmaz ve terk eder. Kim bunu yaparsa Allah Teala’dan gereği gibi hayâ etmiş, utanmış olur.”

Utanmanın imandan olduğuna dair ise Abdullah b. Ömer (RA)’dan rivayet ediyor:

“Rasül-i Ekrem (SAV) utangaçlığının fazlalığı dolayısıyla kardeşini ikaz eden Ensar’dan bir adamın yanından geçti ve şöyle buyurdu: “Onu bırak; varsın utansın. Zira hayâ imandandır.”

Bir kadın, mükellef olduğu dini vazifelerini kocasından öğrenme imkânını bulamazsa, şehrin müftüsüne giderek hacetini sorabilir. Buna kimse engel olamaz. Rasül-i Ekrem Efendimiz (SAV)’in devrinde kadınlık halleri hakkında Efendimiz (SAV)’den bilgi alan kadınlar olurdu. Hatta Hz. Aişe (RA) onlar hakkında şöyle demişti:

“Ensar kadınları ne iyi hanımlardır. Din bilgisi almaya utanç duyguları engel olmuyor”

Rasülüllah (SAV) örtünmenin gerekliliğini her zaman açıkça ortaya koymuştur.

Efendimiz (SAV )bir gün, açıkça yıkanan ve örtünmeyen bir adam görmüştü. Derhal minbere çıktı. Allah’a hamd ve sena etti. Sonra dedi ki: “Allahü Teala hayâ sahibidir. Kulunun utanmasını, örtünmesini ister. Sizden gusledecek olan kimse yıkanırken örtünsün, gizlensin.”

Ashaptan biri, Peygamber Efendimiz (SAV)’e sordu: “Ya Rasülallah! Örtünmeye mecbur olduğumuz ve olmadığımız yerlerimiz var ya, bunu açıklar mısın?” Efendimiz (SAV) cevap verdi: “Zevcenden ve malik olduğun cariyelerden başkasına daima örtülü bulun.” “Ya Rasülallah! Hep erkek olsak ne olacak?” “Hiçbir kimsenin görmemesini temin edebilirsen bunu yapmaya çalış.” “Ya Rasülallah! Tek başımıza kimselerin bulunmadığı zamanlarda ne dersin? O zaman açık oturabilir miyiz?” “Allah Teala görüyor ya. O utanmaya en layık olandır.”

Burada açıklanması gereken bir durum da hamamlarda yıkananların göbeklerinin altından, diz kapaklarının altına kadar olan kısmı örtülü bulundurmalarıdır. Fakat maalesef, utanç damarı çatlamış pek çok kimsenin, hatta 40–50 yaşlarını bulmuş, aklı başında denebilecek insanların çırılçıplak yıkanırken sıkılma hissinden mahrum bulunmaları, görenlerin yüzün kızartmaktadır. İhtar edildiği, ayıp olduğu söylenildiği halde (Ayıp ta ne ki?) diyen altmış yaşlarında bir ihtiyarın karşısında utancımdan elimle yüzümü kapadığımı hatırlarım.

Mehmet Akif şöyle der:

“Göster Allah’ım bu millet kurtulur tek mucize,

Bir utanmak hissi ver gaib hazinenden bize”

Yine Mehmet Akif şöyle der:

“Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan,

Hey sıkılmaz! Ağlamazsan bari gülmekten utan!”

Ünlü bir kişi evlenmek ister. Ona derler ki: “Sana falan kızı alalım. Çok namusludur.” “Hayır, ben namuslu kız istemiyorum!” “...............................?” “Namus, bir genç kızın vazgeçilmez bir parçasıdır. Bana (senin için bir kız bulduk, burnu da var) diyebilir misiniz? Elbette kızın burnu olacak. Namus ve hayâ da böyledir. Bana başka özelliklerini söyleyin.”

Hayâ, kadınlara en güzel süs. Kadın denince akla hayâ gelir.

Rasülüllah (SAV) buyurdular ki:

“Hayâ güzeldir. Fakat kadınlarda olursa daha güzeldir.”



HAYÂSIZLIK



Dünyada ne kadar kötülük varsa bunlar hep hayânın yoksunluğundan olmaktadır. Hayâ duygusu kaybolan insanlık, canavarlaşır. Utanmayı kaldıran toplum soysuzlaşır:

Mevlana Celaleddin bunu şöyle dile getirir:

“O hayânın en büyük tecellisi Peygamberler ve Velilerdir.

Her türlü kavga ve gürültünün sebebi, menşei hayâsızlıktır.

Hani kerem, hani ayıp örtücülük, nerde HAYÂ

Yüz binlerce ayıpları örterdi enbiya...”

Bütün fenalıkların menşei hayâsızlıktır.

Kur’an, hayâsız toplumların kötülüklerini anlatır. Onların yok olup gittiklerini aniden topraklara karışıverdiklerini haber verir.

Nuh tufanı, insanların hayâsızlığına karşı yeryüzü ve gökyüzünün gazap ifadesi olarak fışkırtılan sulardan meydana geldi. İnsanın isyanına yer de gök de öfkelenir. Yeryüzündeki hayâsızlığı, yeryüzündeki hayâsızları o sular temizledi. Kötülerden ve kötülüklerden eser bile kalmadı.

Ad kavmi de öyle. Hayâsızlıkları sebebiyle mahvoldular. Sanayi ve fenleri onları kurtaramadı.

Lut kavmi de öyle. Hayâ perdesini yırtanlara ilahi bir der. Devletlerin, milletlerin tarihe karışma sebebi budur. Hani koskoca imparatorluklar? Hani o yıldızlı medeniyetler?

Hep hayâsızlığın kurbanı olmuşlardır.

Kur’an bunları hikâye için değil, vikaye için anlatır.

Korunmak, tedbirli olmak için anlatır.



NELERDEN UTANALIM, NELERDEN UTANMAYALIM?



Cenab-ı Hakk’ın hayatımızda bizden utanmamızı istediği şeylerden utanacağız. Ama utanmamamızı istediği şeylerden de asla utanmayacağız.

Kişi, ehliyle beraber yaşadıkları gece hayatını gündüz başkalarının yanında anlatmaktan utanacaktır. Kişi, gizlide işlediği bir günahı anlatmaktan utanacaktır.

Başkalarının günahını, kirli çamaşırlarını araştırmaktan ve anlatmaktan utanacaktır. Gıybet bunun için haramdır.

Mümin, avret yerlerini başkalarına göstermekten utanacak, başkalarının avret yerlerine de bakmaktan utanacaktır.

Hanımımızı, kızımızı başkalarına göstermekten utanacağız.

Marifetimizi, meziyetimizi başkalarına göstermekten utanacağız. Sadakamızı gizleyeceğiz.

Mübarek Ramazan ayında eğer sıhhatimiz yerinde değil, oruç tutamıyorsak, açıkta yemekten utanacağız.

Utanılmaması gereken yerde de utanmayacağız. Mesela; Dinin emirlerini yaşarken “Başkaları ne der?” diye düşünmeyip inanma noktasında utanmayacağız. Çevremiz yadırgasın veya yadırgamasın her yerde ve her şart altında seccademizi, pardösümüzü serip, namaz kılmaktan utanmayacağız. Zira utanma sınırlarını tespit eden Allah’tır. Bundan dolayı, O’nun emirlerinden hangisi olursa olsun, onların yerine getirilmesinde utanma diye bir şey olmaz.

Misafir olarak kaldığımız evde guslü icap ettiren bir durumla karşı karşıya kalmışsak, hiç utanmadan gusül abdesti alacağız. Bu hususta aksini söyleyen bütün mazeretler hikâyedir. İslam’la bir ilgisi yoktur.


---oOo---

Yazının başlığına bakıldığı zaman umuyoruz ki “haya”nın “hayat” penceresinden, “hayat”ın “haya” penceresinden seyredildiği hissedilir. Aslında bu yazıya başlamadan önce bunu kim okur diye de düşündüm. Okumayan, yazmayan veya kendi yazdığını bile okumayan, neyi okuyacağını bilmediği için güya okuyan bir toplum olma yolunda olduğumuzdan çok istekli davranmadığımı da itiraf etmeliyim. Okuyacak olanların zaten meseleyi fakirden iyi bildiğini, fakirin ise “başkalarına tesir ilka edemeyeceği”nin farkındaydım. Zira “tesirin ikaz edilebileceği” kaydedilmiştir. Bir başka deyişle hissiyat enjekte edilemez, eğer muhatapta varsa, var olduğu oranda harekete sevk edilebilir.

Haya kelimesi hayat ile müştaktır, yani aynı kökten gelir. Aynı kökten gelen kelimeler arasında mana akrabalığı olduğu bilinir. Haya kelimesinin hayat kelimesinden geldiğini belirten Zürkavi “kalb Allâh’a imanla hayat bulup canlanırsa, onda haya da artar. Görmez misin utangaç kimse utandığı vakit terler. Onun teri, ruhta coşan hayanın hararetinden ileri gelir. Hayanın coşmasından ruh feveran ederek cesedinde bilhassa alnın terlemesine sebep olur…” der. Bazı âlimler ise “öteki din mensuplarında haya dışında muayyen bir seciyyenin galabesi vardır. Müslümanlar üzerinde ise galip olan hayadır.” demişlerdir.

Önce hayata mı yoksa hayaya mı bakmalı? Öncelik ve sonralık sebep-sonuç, fail-meful ilişkisi var ise önemli olabilir. Bir şey ne sebep ne sonuç veya hem sebep hem sonuç ise öncelik ve sonralık da niteliğini kaybeder. Allâh önce bedeni, yani insanın maddesini yaratmış sonra ona ruh üflemiştir. İnsan açısından yapı bedenle başlasa da ruhun kadim olması öncelenmesi gerekeni değiştirir görünüyor. Diğer taraftan madde, madde olarak kadim olmasa da ilm-i ilâhî olarak kadimdir. Bu bakımdan öncelik ve sonralık belki zamanın işlemeye başladığı noktadan sonra kendi kendini hapseden bir tarife sığınabilir. Bachelard’ın dediği gibi “nesnel olduğumuzu sanmamız için bir nesneden konuşmamız yeter.”

Adem cennette hangi nitelikte bir hayatı temsil ediyordu, bunu gerçekten sadece misal olarak bilebiliriz. Fakat o misalin içerisinde Adem ile birlikte hayatiyet sahibi bir takım hissiyatın da yaratılmış olduğunu görmekteyiz.

“Doğrusu senin acıkmaman ve çıplak kalmaman (ancak) cennettedir. ” (Taha 118 ) “Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen ayıp yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Adem Rabbinin emrinden çıktı da şaşırdı.” (Taha- 121) İktibas edilen bu ayetlerde Adem ve Havva’nın iki eş olduğu ve başkası da olmadığı halde utandıklarını görüyoruz. Aç ve açık kalmamanın cennette olduğu ifade buyurulmuş ve emre muhalif olmanın ilk cezası da cennetten kovulmadan önce çıplak bırakılmak suretiyle utandırmak şeklinde takdir edilmiştir. Diğer taraftan dünya ilk ceza mekânıdır ve cennette utanan insanın dünyada bu duygudan salim görünmesi de tevil edilebilir görünmemektedir.

Hayanın insana has bir duygu olduğu, bu duyguyla her istediği şeyi yapmaktan kendini alıkoymak suretiyle hayvandan ayrıldığı, iffet ve hayırdan mürekkep olması münasebetiyle çok şecaatli olamayabileceği ve nadir şecaat sahiplerinin aynı zamanda utangaç olduğu kaydedilmiştir. Haya, marjinal hazzı yaşamak ve onun ötesini aykırı arayışlarla tecrübe etmek eğiliminde olan insan nefsi karşısındaki yegane kuvvettir.

İnsanlığın nübüvvetten aldığı öğüt “Eğer hayan yoksa git dilediğini yap” (Hadis) şeklindedir.

Allâh’ın Cemîl ismi çirkinliği görmek istemez. Meğer ki kâinat Allâh’ın esma ve efalinin tecellisidir, o halde çirkinliğin sığınacağı makam yoktur, çirkinliği yaşama biçimi hâline getirenler belki, “Allâh kıyamet günü onlarla hiç konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir.” (Al-i İmran – 77) ayetinin işaret ettiği mahrumlardan olacaktır. Zira “Allâh güzeldir, güzelliği sever.” (Hadis).

İlâhî nizam güzel ve güzelliğe dair de yine haya perdesiyle ima yollu mesajlar vermiştir. Hz. Adem, Allâh’ın kudret eliyle yaratıldığı için çok güzeldi. Yani bir bakıma saf güzeli de temsil ediyordu. Haya duygusuyla birlikte anıldığından yukarıda söz edildi. Hz. Yusuf’un güzelliği bir bakıma onun mucizesi ve imtihanıydı. Güzelliğine rağmen, güzelliğine binaen, güzelliğine izafen haya etti. Allâh “Aslında ondan fuhşu ve fenalığı uzak tutalım diye böyle olmuştu. Çünkü o bizim ihlasa erdirilmiş kullarımızdan biriydi” (Yusuf – 24) buyuruyor. Yusuf, haya etmeyi atıldığı kuyuda öğrendi, hayata döndü, haya yaratıcının onun için takdir ettiği güzellikti ve üzeri yoktu.

Hatemü’l-enbiya madde itibariyle son fakat mana itibariyle ilk peygamberdi. Diğer peygamberler onun nurundan yaratılmıştı. Böyle olmasaydı miraç gecesinde Mescid-i Aksa’da diğer peygamberlerin ruhaniyetine imamlık yapamazdı. İmam olmada aranan şartlar içinde güzelliğin de olmasını bu noktada söylenmesi mülzem bir ayrıntı olarak belirtelim. Hz. Peygamber daha islamiyet nazil olmadan önce bile cahiliye Araplarının utanç verici eğlencelerine katılmamış kabeyi de çıplak tavaf etmemiştir. Bütün güzellikler gibi haya da onun mirasıydı, çünkü “dört haslet peygamberlerin sünnetindendir: Haya, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek.” (Hadis) Eşraf-ı mahlukat ve ahsen-i takvim numunesi olan resul-i ekremin güzelliğini manada olduğu gibi madde itibariyle de güya anlatıp malumu ilan etmiş olmayalım, ancak Hz. Ayşe’nin şiirini kaydetmekle iktifa edelim, çünkü onun meddahı Allâh’tır ve biz duyabilir veya okuyabilirsek başımıza devlettir.

Ve lev semia ehlü Mısre evsâfe haddihi, Lemâ bezelû fi sevmi Yûsüfe min nakdin. Levima Zelihâ lev reeyne cebinehû, Le âserne bilkat’il kulûbi alel eydi.

(Mısırdakiler, onun yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı, Yûsuf aleyhisselâmın pazarlığında hiç para vermezlerdi. Yâni, bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelihâ’yı kötüleyen kadınlar, onun parlak alnını görselerdi, ellerinin yerine kalplerini keserlerdi [de acısını duymazlardı]).

Hz. Osman’a Zinnureyn denme sebebi bellidir. Fakat biz bu sıfatlandırmayı onun güzelliği ve haya sahibi olmasıyla ilgi kurarak da tevil etmek istiyoruz. Hilm, cömertlik ve haya hasletleriyle anılan Hz. Osman geldiği vakit onu ayakta karşılayan peygambere bunun sebebi sorulduğunda “Meleklerin bile haya ettiği insandan benim haya etmemem doğru olmaz,” buyurmuşlardır.

Kuranı Kerim’de Allâh,“Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız, size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız…” (Bakara 187) buyuruyor. Ayetin hangi haya ölçüleriyle ifade buyurulduğuna bakıldığında insan ateşin bile günahı örtüp örtmeyeceğini düşünüp dehşete kapılıyor. Diğer taraftan örtü ile günahını değil de günahkârlığını örtenlere başka deyişle kamufle edenlere kubbesi utanmak rükünleri üzerine bina edilmiş olan insanların ruh mescidine karşı özgüven mevzileri içinde çırılçıplak kalmak erdemi temenni edilebilir.

Kulu karşısında haya eden Allâh’a karşı kul ne şekilde haya etmelidir sorusunu da O’nun habibi cevaplıyor. “Allâh’tan hakkıyla haya ediniz… Allâhtan hakkıyla hayâ etmek başı ve onun taşıdıklarını, batnı ve onun ihtiva ettiklerini muhafaza etmen ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim ahireti dilerse dünya hayatının zinetini terketmeli, ahireti bu hayata tercih etmelidir. Kim bu söylenenleri yerine getirirse Allâh’tan hakkıyla haya etmiş olur.” (Hadis).

Halk, hulk ve ahlak kelimeleri aynı köktendir. Her kavmin bir manevi haslet ile tanınmak veya imaj sahibi olmak gibi bir sıfata sahip olduğu kaydedilmiştir. Zannediyoruz ki bu hulkuyla halk olmak manasına gelir. Hadis-i şerifte “Her bir dinin kendine has bir ahlakı vardır. İslam’ın ahlakı hayadır.” buyurulmuştur. Araf suresinde geçen “libasü’t-takva” sözü bütün müfessirler tarafından insanın yaratılıştan sahip olduğu, onun ruhunu bezeyip ahlakını koruyan haya şeklinde yorumlanmıştır. Hulkuna muhalif olan halk, halikıne muhaliftir. Esasen günah da bir yönüyle insanın tabiatından uzaklaşması, yaratılış formüllerine savaş açması, yani haddi aşması anlamında değerlendirilebilir. Bu savaşın sonu ise bellidir: “Size benden sonra dört fitne gelecektir. Dördüncüsü geldiğinde kulağa bir şey girmez, göz görmez, ve her tarafı fitne sarar. Ümmet bir belaya mübtela olur, yılanın çöreklenmesi gibi. Öyle ki onda maruf inkâr edilir, münker ise maruf sayılır. Ve bu fitnede insanların bedeni öldüğü gibi kalbleri de ölür.” Hadiste geçen fitne ise, moda ve medeniyet adı altında umumileşen sefahet ve hayatperestliğin tesiriyle kulakların sürekli olarak nefse kulluk eden müzikte hakkı duymaya sağır ve gözlerin haram manzaraların seyrinde sanat-ı ilâhîyi görmeye kör ve dimağın tefekküre yabancı olması şeklinde tevil edilmiştir..

İnsanların kendi işledikleri dışında hiçbir şeyin tavassut olmayacağı hesap gününde, enterasan olan bir başka dava daha huzur-ı ilâhi’ye getirilir, çocuğun ana-baba üzerindeki hakkı. ihtiyarlayan ebeveynine karşı evlada “of” demeyi bile yılgınlık eseri olması münasebetiyle yasaklayan ilahî mizan, güzel bir isim ve talim edilmiş edebten dolayı ebeveyni hesaba çeker.

Peygamberimiz “çocuğun avretine riayet edin ve onu örtün. Zira onun avreti de büyüğün avreti gibidir. Allâh, avretini açana rahmet nazarı ile bakmaz” buyurmuştur. Bir başka hadis-i şerife göre “ahir zaman fitnesinde bozuk insanların kalbleri şeytan kalbi gibidir. Kan dökücüdürler. Çocukları edebsiz ve hırçın gençleri hayasız ve vakarsız, yaşlıları emr-i bil-marufu yapmaz, sünneti bidat gibi bidatı sünnet gibi görürler, idarecileri tagi ve müfsiddir. İşte o zaman Allâh onlara şerlilerini musallat eder. Hayırlıların duası kabul olmaz.”

Çocuğun dini vecibelerden mükellef olma çağı yani hükmî şahsiyet kazandığı yaşı da rakamsal değil, utanmaya başladığı vakittir. Gazzalî’ye göre çocukta temyiz melekesinin belirdiğinin ilk alemetlerinden biri mahcubiyet duyarak bazı filleri terketmesidir ve bu akıl ışığının parlamaya başladığını gösterir. Haya ile akıl arasındaki ilişkiye başka âlimler de işaret ederler. Buna göre haya sadece bir duygu değil aynı zamanda bir düşünme ve muhakeme ürünüdür. Çocuk terbiyesinin esasını da haya hissi teşkil eder. Haya hissi nasihattan daha çok islamî adaba uygun yaşayış ile gelişir. Adaba uygun giyinmeye, konuşmalarda ciddiyete ve gayr-ı ahlakî durumlara karşı gösterilen hassasiyete vs. dikkat etmek gerekir.

Halîfeliği esnâsında müslümanları birbirlerini öldürmeye kadar götüren ihtilâflardan muztarip olan Hz. Ali, Allâh’a şu şekilde şekvâ eder: “Yâ Rab, koyun sürüsü arasından geçmedim (yani müslümanlar arasında fitneye sebep olmadım, birliği dağıtmadım), kalem yongası üzerine oturmadım (yani ilim ve hikmet ehline saygısızlık etmedim), iç donumu ayakta giymedim (yani sâdece insanlar arasında değil, tenhada dahi haya elbisemi çıkarmadım), bu kaygı cana nereden geldi?”

Hicab kelimesine 1- utanma, sıkılma 2- perde manaları verilmiştir. Aynı kelimenin mefulü olan mahcub kelimesi de 1- utanan, çekinen, utangaç 2- perdeli, örtülü, setr olunmuş manalarına gelir. Ev için perde mekânın örtüsü mü yoksa mekânın utanması mıdır? Her ikisidir de demek lazım. Evin süsü olduğu da akla gelebilir ve yanlış olmaz. Utanmak aynı zamanda insanın da ziyneti ve süsüdür ki Hz. Peygamber de böyle olduğunu buyurmuştur.

Utanmak, mevsufunu aydınlatan sıfat, mazrufunu güzelleştiren zarftır. Bu sebeple hangi ismin veya eylemin önüne gelse sırıtmaz, abes ve anlamsız olmaz, çirkin ve tuhaf düşmez. Zıtlıkları bile barıştırır. Severken utanmak, döverken utanmak, otururken kalkarken, yiyip içerken, çalıp çırparken, bağışlarken, dilenirken, tasadduk ederken… Sözgelimi kazanmıyorsanız çalmanıza engel (perde), kazanıyorsanız vermenize teşvik edendir. Çirkinliği örten siret, güzelliği ucuzluktan kurtaran mahremiyettir.

Sözlükte insanlık, mertlik, yiğitlik, iyilikseverlik karşılıkları verilmiş olan mürüvvet kelimesini Maverdî, Edebü’d-Dünya isimli eserinde “açıktan yapıldığında haya duyulan bir işi gizli olarak da yapmamak” şeklinde açıklamıştır.

Edeb kelimesi de haya kelimesine mana akrabalığı olan kelimelerdendir. “Edeb ya hu” ifadesi gibi “tarikat tamamiyle edeptir” sözü kelam-ı kibar olarak manevî terbiyenin esası olarak tekrarlanmış, hattatlar tarafından meşk edilmiştir. Hz. Peygamberden uzun yaşamayı bile utanılacak bir mesele olarak mülahaza eden gönül erleri 63’ü geçtikten sonra yaşlarını soranlara “vakit tamam davet vuku bulmadı” şeklinde cevap vermişlerdir. Oturuşunda, kalkışında konuşmasında velhasıl her davranışında ölçülü ve edeple hareket eden dahası bu adaba yer tefrik etmesin dikkat eden hattat Aziz Efendi’ye bir Mısırlı bu halininin sebebini sorunca Aziz Efendi, kendini her an huzur-ı ilahî’de gördüğünü ifade eder. Aynı hassasiyetle, ömrünce sırtı yatağa gelmemiş gönül sahipleri de vardır. Vakıa Allâh insana şahdamarından daha yakın olduğuna göre bu edebi muhafaza etmemek söylemesi dehşet verici ama o yakınlığı idrak etmemek veya inkâr etmek manasına gelir.

Ehl-i dilin sadece insanlara karşı değil, eşyaya bakışı da haddeden geçmiş bu edep dairesindedir. Sözgelimi sırlamak, lambayı söndürmek anlamındadır. “Allâh kimsenin ışığını söndürmesin” düşüncesiyle böyle denmiştir. Aynı terim kapıyı örtmek anlamında da kullanılır. Allâh kimsenin kapısını kapatmasın demekten ictinab edildiği için sarf edilmiştir. Uyarmak/uyandırmak, elektriği yakmaktır. Uyuyan kişinin yastığına hafifçe parmakla vurularak agah ol erenler, denilmesi de edeb (haya) – hayat bağının nasıl kurulduğunu gösterecek mahiyettedir.

Tarikatta kapı hızla örtülmez, hızlı konuşulmaz, söz kesilmez, biriyle fısıldaşılmaz, gezerken insanı başı üzerinde taşıyan zemine ayak sesi duyurmadan basılır, içeriye girerken veya dışarıya çıkarken arka dönülmez, bunun için de ayakkabılar dışarıya değil içeriye doğru çevrilir, çünkü dışarıya çevirmek git bir daha gelme demektir. Kahkaha atılmaz. Fütüvvetnameler de yüksek sesle pazarlık etmeyin, el kol sallamayın, aldığınız şeyi az alın (açgözlülük/israf etmeyin), eve götürürken gizli götürün gibi prensipler va’z eder.

Yukarıdaki iktibaslardan hareketle şu sonuca varılabilir. Haya, Allâh’tan ve insanlardan utanmaktır. Bazıları buna bir de insanın kendi kişiliğinden haya etmesini ilave etmiştir. Cürcanî’ye göre ilki psikolojik, ikincisi imânî hayadır. Bizce utanma duygusu, ilâhi, sosyal ve psikolojik olarak temellendirilebilir. İlâhî olanı Allâh’tan korku veya Allâh’ı sevmekten kaynaklanan tazimin neticesi olarak değerlendirmek mümkündür. Bu noktada Necip Fazıl’ın bir beytini kaydetmekten geçemeyeceğiz:

Aşk korkuya peçedir, korku da aşka perde,

Allah’tan nasıl korkmaz, insan Onu sever de (Aşk ve Korku)

Sosyolojik temelli olan utanma duygusu, başka insanlara karşı ölçülü olmak, saygı ve saygınlığın bir gereği olarak görülebilir. Psikolojik olan ise Allâh’ı ve başka insanları hiçe sayan bir insanın bile kendi uzuvları veya mürekkebatı içindeki hakkı, ahengi ve ölçüyü muhafaza etmeye yönelik duruşu olarak izah edilebilir. Sol elin sağ ele, ayağın başa, burnun göze karşı ölçüsü gibi. Edep insanın üzerinde Allâh’ın, başka insanların ve kendi nefsinin hakkı olarak görülmelidir.

Nigar Osman Hanım’ın yazdığı ve Tatyos Efendi’nin bestelediği hicazkâr şarkının sözleri de “hicab” ile aşkın nasıl efsaneleştiğini ve o efsaneyi anlatan şarkıların nasıl güzelleştiğini nazm eder.

Mani oluyor hâlimi takrire hicabım

Üzme yetişir üzme fırakınla harabım

Mahvoldu sükunum beni terk eyledi habım

Üzme yetişir üzme firakınla harabım

Yazık ki şarkıya itibar edenler kendi köşelerinde münzevidir ve devrin gündelikçi aşıkları başka türlü mekteplerde talim ettikleri için mahremiyetleri silip süpürmüşler, onlar kalbi yakan bir sevgiyi bile takrir edememek (söyleyememek ) gibi güzelliklere mahrum, bu güzellikler de onlara hep perde arkasında kalmıştır.

---oOo---


HAYÂ
Ar, utanma duygusu. "Edeb, mahcubiyet, utanmak; ar ve namus; nefsin çirkin şeylerden sıkılması ve bunun için kötü şeylerdi terketmesi. Hoş ve güzel olmayan bir olayın ortaya çıkmasından kalbte meydana gelen bir incelik ve ızdırabtır. Haya herkese nasib olmayacak kadar değerlidir.

Ahmet Rıfat da Tasvir-i Ahlâk adlı sözlüğünde şunları söyler: "Bu güzel duygu, biri fıtrî, diğeri dinî olmâk üzere iki türü kapsamaktadır. Fıtri olan, halk yanında açılması haram olan yerleri açmamak gibi şeyler olup, dinîsi, halk ve Halık huzurunda edeb ve hürmet müntehi olur. Fahri âlem efendimiz, "Haya imandan bir şubedir" buyurdular. "Utanmıyorsan dilediğini yap" nebevi hadisi de varid olmuştur ki, hikmetle damgalanmış bu hadis dünya ve içindekileri değer icazla düzenlenmiş bir kelâmdır. İmam Ali -Allah onun yüzünü keremli kılsın ve ondan razı olsun-, "Bir kimse haya elbisesini giyinse, yani hayayı kendisine prensip edinse halk o kimsenin ayıbını göremez" buyurdular. Gerçekten de haya öyle onur ve şeref verici bir elbisedir ki, onu giyinenler ayıp ve eksikliklerini örtmekle birlikte herkes tarafından saygı ve ikram görürler. Haya elbisesini giyinmeyen kimseler ise ne kadar haysiyetli ve itibarlı olursa olsunlar kendilerinden aşağı kimselerden bile hakaret görürler. Haya özellikle kadınlar için çok gereklidir. Çünkü sahip oldukları yüz güzelliği bir kat daha artırır. Hatta Aristotales, "Kadınlarda en çok sevilecek şey nedir?" sorusuna "Yüzlerinde hayadan dolayı ortaya çıkan kırmızılık" cevabını vermişti.

Haya sırf hayır ve hayra vesiledir. Buna karşılık hayasızlık ve çirkin söz de şer ve şerre götürücüdür. Allah Rasulü -salat ve selam ona ve âline olsun- "Haya ile sükut iman ağacının iki dalı, çirkin söz ile beyan da münafıklığın iki budağıdır" buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir.

İmam Maverdî hayayı üç kısma ayırır: "1- Allah'tan utanmak, 2- İnsanlardan utanmak, 3- Kendi nefsinden utanmak." Maverdî, Allah'tan utanmayı şöyle tanımlar: "O'nun emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmaktır."

Rasûlullah (s.a.s), bir gün ashaba, "Allah'tan gerektiği gibi haya ediniz" demişti. Onlar, "Yâ Rasulallah, Allah'a hamd olsun, haya ediyoruz" cevabını vermeleri üzerine, "Gerçek haya o değildir. Fakat gerçek anlamda Hakk'tan haya eden başını (baçtaki duyu organlarını) ve başın (içindeki düşüncelerini) korusun, karnını ve karnının ihtiva ettiğini (yeme ve içmesini) kontrol etsin, ölümü ve musibetleri hatırlasın, âhireti isteyen dünya hayatının süsünü terketsin, böyle yapanlar Allah'tan hakkıyla haya etmiş olurlar" buyurmuştur.

Rivâyete göre Alkame b. Ulase, "Ya Rasulallah, bana nasihat et" deyince Hz. Peygamber (s.a.s) "Kavminin etkileyici kişilerinden utandığın gibi Allah'tan da utan" buyurmuştur. Allah, bütün yaratıklan sürekli görüp gözetlemektedir. Kur'ân'da "Allah'ın gördüğünü bilmiyor mu?" (el-Alak, 96/16) buyurulmuş, Rasulullah (s.a.s) de ünlü Cibril hadisinde, ihsanı, Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmek olarak tanımlamış ve eklemiştir: "Sen O'nu görmüyorsan bile O seni görüyordur" Şüphesiz Allah'ın kendisini gördüğünün bilincinde olan bir kimse O'ndan utanır, O'nun emir ve yasaklarına karşı gelemez. Kuşeyrî, "Ândolsun kadın onu arzu etmişti, eğer Rabbi'nin doğruyu gösteren delilini görmeseydi, Yusuf da onu arzu etmişti" (Yusuf, 12/24) âyetinin tefsirinde şöyle bir kıssa anlatıldığını nakleder: "Zeliha evinin bir köşesinde bulunan putun üzerini örtmüş (sonra hadi demiş), fakat Yusuf (a.s) sormuştu; "Şu yaptığın işin manası nedir?" Zeliha, "Puttan utanıyorum" deyince Yusuf, "senin puttan utandığından ziyade ben Hak Teâlâ'dan utanmaktayım" demişti.

Allah'a karşı olan hayası, Yusuf (a.s)'ı fuhuş ve kötülükten korumuştur. Gerçekten de haya, özellikle Allah'tan utanma duygusu dinin kuvvetinden ve imanın sağlamlığından ileri gelmektedir. O nedenle Allah Rasûlü, "Haya'nın azlığı küfürdür" ve "Haya imandandır" (Buharî, İman, 16; Müslim İman, 57-59) buyurmuştur. Allah'tan gereği gibi utanmamak, haya duygusunun azlığı Allah'ın emirlerine muhalefet sonucunu doğurduğu için giderek insanı küfre kadar götürebilecek tehlikeli bir yoldur. Bir başka hadisinde de Rasulullah şöyle buyurarak, iman ile hayanın ilişkisini ortaya koymuştur: "Haya, imanın nizamıdır. Bir şeyin nizamı bozulunca parçaları darma dağın olur her dinin bir ahlâkı vardır, İslâm'ın ahlâkı da haya'dır" (İbn Mâce, Zühd, 17).

Maverdî, hayanın ikinci kısmı olarak ifade ettiği insanlardan utanmayı da şöyle tanımlar: "Kişinin insanlardan utanması ise, insanlara ezâ ve açıktan açığa kötülük etmemesidir." Nitekim Rasûlullah (s.a.s) "Allah'tan sakınan, insanlardan da sakınır" buyurmuştur.

Maverdî'ye göre kişinin kendi nefsinden utanması, haya etmesi ise, iffetli olması ve yalnızlığında günahlardan sakınmasıdır. Hayanın bu kısmı, nefsin erdemlerinden ve ahlâkın güzelliğinden ileri gelmektedir. O halde insanın hayası bu üç yönden tam olursa onun hayır nedenleri de tam ve kötülük nedenleri kendinden uzaklaşmış olur. Kuşeyrî, hayanın bir çok çeşidinden söz etmiştir. Maverdî'nin tasnifinden tamamen farklı olan bu bölümleme de şöyle: Cinayet (günah işlemek) hayası: Adem (a.s) bunun örneğidir. Hz. Adem, "Benden firar mı ediyorsun?" denilince, "Hayır, tersine senden haya ediyorum" cevabını vermişti.

Kusur hayası: "Seni tesbih ve tenzih ederiz, sana hakkıyla ibadet edemedik" diyen meleklerin hayası gibi.

Ta'zim (iclâl) hayası: Aziz ve celil olan Allah'tan haya ettiği için kanadını kapayan İsrafil (a.s)'in hayası gibi.

Kerem hayası: Ümmetinden haya ettiği için "evden çıkın" diyemeyen Rasûlullah'ın (s.a.s) hayası gibi. Aziz ve Celil olan Allah bu konuda, "Ey mü'minler, Peygamber'in evlerine yemeğe çağrılmaksızın vakitli vakitsiz girmeyin; fakat davet edilirseniz girin ve yemeği yiyince dağılın, söze dalmayın. Bu haliniz Peygamber'i üzüyor, fakat o size bir şey söylemekten utanıyordu. Ama Allah gerçeği söylemekten utanmaz" (el-Ahzab, 33/53) buyurmuştur.

Haşmet hayası: Hazreti Ali'nin hayası gibi. Hazreti Afi, kızı Fatıma ise evli olduğu için mezinin çıkmasının dini hükmünü Rasûlüllah'a soramamış ve bunu sormasını Mikdat bin Esved'den rica etmişti.

Hakir görme (istihkar) hayası: Musa (a.s)'ın hayası gibi. Hazreti Musa, "Dünyevi bir ihtiyacım zuhur ediyor, fakat bunu izale etmesini Rabbımdan dilemekten haya ediyorum" demiş; yüce Allah da ona, "Hamurunun tuzuna ve koyununun otuna varıncaya kadar her şeyi benden iste" buyurmuştu.

Nimet hayası: Bu, Rab Teâlâ'nın hayasıdır. Sırat (köprüsünü) geçen kula mühürlü bir mektup verir, kul açar bakar ki içinde, "Sen yaptığını (ve yapmak istediğini) yaptın, fakat ben bu konuda aleyhinde bir açıklama yapmaktan haya ettim, hadi (Cennete) git, affıma mazhar olduğun hususunda şüphen kalmasın" ibaresi yazılıdır" (Kuşeyrî Risalesi, s. 314-315).

Cüneyd'e "Rabbım ne ile buldun?" diye sorarlar; şöyle der: "Azametini hatırlar, O'ndan haya eder ve günahtan kaçınırım" Bu, insanın Allah'ı kendisine yakın bilerek günah işlemekten haya etmesi, marifet sahibi olduğunun alâmetidir demeye gelir. İbn Ata da, "En büyük ilim heybet ve hayadır. (Bir kimsenin kalbinden) heybet ve haya (duygusu) gitti mi, artık onda hayır kalmaz" demiştir. Haya ile ilgili olarak Sırrıyyu's-Sakatî'nin şöyle dediği rivayet edilir: "Haya ve üns kalbin kapısını çalarlar, eğer burada zühd ve verâ' bulursa konaklarlar, aksi takdirde geçip giderler."

"Haya Allah'ın nimetlerini görmektir, ibadet ve ameldeki kusurları görmektir. Bu iki görüş arasından bir hal doğar ve ona haya adı verilir."

---oOo---




Kaynaklar


Mehmed Kırkıncı
mehmedkirkinci. com

Abdulkuddus Yalçın / İnzar Dergisi – Haziran 2014

Selami Ece

Ahmet ÖZALP

[1] Nursî, B.S İşârât-ül İ’caz

[2] Nursî, B.S Tarihçe-i Hayat (5. Cinayet)

[3] Hucurat Suresi 49/11

[4] Hucurat Suresi 49/12

[5] Nahl Suresi 16/90

[6] Kalem Suresi 68/4

[7]Buhari, Edeb, 78; Beyhaki, Şuabü’l-İman, nr.7734; İbn Kesir, el-Bidaye,12/54.

[8] Yusuf Suresi 12/ 30-33

[9] Tirmizi

[10] Nursî, B.S Lem’alar (11. Lem’a 7. Nükte)

[11] Nursî, B.S Sözler (29. Söz. Birinci Maksad, Üçüncü Esas)

[12] Vâkı’a Suresi 56/79

[13] İshak Bin İbrahim, Selim -Name,Süleymaniye Kütüphanesi,Aşir Efendi kısmı no:655;Salih Çelebi, Tarih-i Sultan Selim Han, Süleymaniye Kütüphanesi,Hüsrev Paşa kısmı no:354”

[14] Selahattin Tansel, Yavuz Sulatn Selim , İstanbul 1969.

[15] Nursî, B.S Sözler

[16] Nursî, B.S Sözler

[17] Nur Suresi 24/31

[18] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Nebioğlu Basımevi İstanbul, 5. Cilt s,3504

[19] Ahzab Suresi 33/59

[20] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Nebioğlu Basımevi İstanbul, 6. Cilt

[21] A’raf Suresi 7/26

[22] Ahzap Suresi 33/32-33

[23] Nursî, B.S Şualar

[24] Nursî, B.S Lem’alar (24. Lem’a)

[25] Nursî, B.S Lem’alar (24. Lem’a)

[26] Nisâ Suresi, 4/85

[27] Ziya Gökalp, Makaleler-1 Kültür Bak. Yay.

[28] Nursî, B.S Sözler (17. Söz)


[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/333-335.
[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/336.
[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/336-337.
[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/337.
[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/337-338.
[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/338.
[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/338-339.
[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/339.
[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/339.




Alıntı
#2
Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.




Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi