Konuyu Değerlendir
  • 8 Oy - 3.25 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Atilla İlhan'ın Şiirleri
#1
ADIM SONBAHAR


nasıl iş bu

her yanına çiçek yağmış

erik ağacının

ışık içinde yüzüyor

neresinden baksan

gözlerin kamaşır



oysa ben akşam olmuşum

yapraklarım dökülüyor

usul usul

adım sonbahar


ADIMLA NASIL BERABERSEM



hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların

bir dakika bile çıkmıyorsun aklımdan

koşar gibi yürüyüşün

karanlıkta bir ışık gibi aydınlık gülüşün



hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların

uzak uzak yıldızlarla çevrilmiş kainatın

karanlık boşluklarında akıp giderken zaman



adımla nasıl berabersem öylece beraberiz

seninle her saat seninle her dakika seninle her saniye

gönlümüz mutluluğa inanmış olmanın gururuyla rahat

koltuğumuzun altında birer dinamit gibi kellemiz

ve sonra her zaman her ölümlüye

aynı şartlar altında kısmet olmıyan

gerçekleri görmenin aydınlığı alınlarımızda



hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların

sen bana kalbim kadar elim kadar yakınsın

AĞIR KAN KAYBI




Biz yalnızlıktan doğduk o dağdağalı sudan

Biz yani erdoğan ayşenur ali ve ahmet

Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku

Sanki bir tesbih koptu tane tane savrulduk

Köy köy bucak bucak memleket memleket

Yani afyon adilcevaz akçadağ turgutlu

Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku



Buzlu mehtap alçakca kesmişti yolumuzu

Bütün kapılardan açıkca kovulmuştuk

Silahımız avcumuza yapışmıştı soğuktan

Biz yani erdoğan ayşenur ali ve ahmet

Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku

Kestiremedik ne yaptığımızı kim olduğumuzu

Sanki bir tesbih koptu tane tane savrulduk

Köy köy bucak bucak memleket memleket

Yani afyon adilcevaz akçadağ turgutlu

Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku



Ne kadar korkmuştuk elimizden tutmadılar

Doğrudur kendi içimizde daraldığımız

Kim neyi savundu bilinmez nereye kadar

Biz yani erdoğan ayşenur ali ve ahmet

Başka bir yalnızlıkta boğulduk / havasızlıktan

Sanki bir tesbih koptu tane tane savrulduk

Köy köy bucak bucak memleket memleket

Ne solculuğumuz solculuktu ne sağcılığımız

Karanlık bir kapı ölüp üstümüze kapandılar

Kimse bizi sevmedi / ağır kan kaybıyız

AĞUSTOS ÇIKMAZI



beni koyup koyup gitme

ne olursun

durduğun yerde dur

kendini martılarla bir tutma

senin kanatların yok

düşersin yorulursun

beni koyup koyup gitme

ne olursun



bir deniz kıyısında otur

gemiler sensiz gitsin bırak

herkes gibi yaşasana sen

işine gücüne baksana

evlenirsin çocuğun olur

sonun kötüye varacak

beni koyup koyup gitme

ne olursun



elimi tutuyorlar ayağımı

yetişemiyorum ardından

hevesim olsa param olmuyor

param olsa hevesim

yaptıklarını affettim

seninle gelemeyeceğim attilâ ilhan

beni koyup koyup gitme

ne olursun


AH



yüzünün yarısı göz kadife yansımalı

bulutlu siyah ah bulutları eflatun

o boy aynasından çıktı fransızın malı

vişne asidi vardı tadında rujunun

ah sinema yıldızı filan olmalı

ağızlığı kristal son derece uzun



bir kibrit çakıldı mı ah yağmurluklu kız

alevinden anlamlı dumanlar üfürüyor

ah çocuk yüzünde gül goncası ağız

saçlarından incecik su tozu dökülüyor

sığınak gibi derin ağaçlar gibi yalnız

karartma başlamış ışıklar örtülüyor



ellerinde ruh gibi ah portakal kokusu

kırkmaları morsalkım göz kapakları saydam

çok vapurun battığı bir liman ******su

bir hırsla öptüm ki ah ölürüm unutamam

ay ışığında deniz akordeon solosu

pırıl pırıl yaşadım üç dakika tastamam



görkemli çadırında italyan lunaparkın

sanki zeytin düşürür yerlere gözlerini

ah tahtına kurulmuş bol sakallı bir kadın

sutyenler tutmuyor çılğın göğüslerini

kaşları ip incesi kumral kirpikleri kalın

kim görse şaşırır sakalının süslerini



tavana asılmış sosyalist saçlarından

ah sabah sabah omuzları kan içinde

işkence sonrası genç bir kadın militan

yığınlar uğulduyor hummalı gençliğinde

adı bile çıkmamış dudaklarından

doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde


ALLENDE ALLENDE



ölüm birden boşalmasıdır insanın kendisinden

gizli titreşimler uçar belki boşlukta sesinden



güneş vurunca parıldar görünmez ayak izleri ki

beyhude korularda eski bir yaz gezmesinden



solgun bir gülümseme hani ay büyürken görünür

aynalarda bırakılmış nice yüz birikintisinden



artık hiç olmasa da sonbahar penceresinde o

camların buğulanması her akşam nefesinden



kimsesiz bahçelerde besbelli yalnız dolaştığı

rüzgârsız akşamüstleri yaprakların ürpermesinden



duyulur ardında bıraktığı hayallerin gürültüsü

sinsi bir deprem gibi camları titretmesinden



masasına gelip gittiği açıkça anlaşılır

daktilosu çalışmasa da şeridinin eskimesinden



durduğu yerde patlaması mürekkep hokkalarının

ömrünce biriktirdiği sosyalist öfkesinden



ne kadar yok etse ölüm vuruşu göklerde yankılanan

kocaman bir yürek kalır şili'nin allende'sinden

AN GELİR



an gelir

paldır küldür yıkılır bulutlar

gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet

o eski heyecan ölür

an gelir biter muhabbet

çalgılar susar heves kalmaz

şatârâbân ölür



şarabın gazabından kork

çünkü fena kırmızıdır

kan tutar / tutan ölür

sokaklar kuşatılmış

karakollar taranır

yağmurda bir militan ölür



an gelir

ömrünün hırsızıdır

her ölen pişman ölür

hep yanlış anlaşılmıştır

hayalleri yasaklanmış

an gelir şimşek yalar

masmavi dehşetiyle siyaset meydanını

direkler çatırdar yalnızlıktan

sehpada pir sultan ölür



son umut kırılmıştır

kaf dağı'nın ardındaki

ne selam artık ne sabah

kimseler bilmez nerdeler

namlı masal sevdalıları

evvel zaman içinde

kalbur saman ölür

kubbelerde uğuldar bâkî

çeşmelerden akar sinan

an gelir

-lâ ilâhe illallah-

kanunî süleyman ölür



görünmez bir mezarlıktır zaman

şairler dolaşır saf saf

tenhalarında şiir söyleyerek

kim duysa / korkudan ölür

-tahrip gücü yüksek-

saatlı bir bombadır patlar

an gelir

attilâ ilhan ölür


ARABESK



ıslığında usturalar bileniyor

bıyıkları marşandiz katarı

zulasında eroini esrarı

tutuklandıkça yenileniyor



kafası kızdı mı taksim'de akşam

bütün lahmancunlar ondan sorulur

oğlanın birine takıldı / tamam

çengelköy'lü sevtap diye meşhur



göğüsleri hakikat birer kumru

eskiden de süslenir boyanırmış

ayak ayak üstüne atıp oturdu mu

insanda can mı bırakırmış



sabaha karşı bir büyük rakı

yıldız tozuması külüstür mehtap

arabada sevişmek başlıca merakı

ne kanun tanıyor ne de kitap



bu yollara düşecek adam mıydı

çiçek yaptırmalar parfüm filan

bu sefer yakasını fena kaptırdı

sevtap başını yiyecek anlaşılan



boşversene / daha ölmedik ulan
ray-man is offline Alıntı Yaparak Cevapla

ARTI SONSUZ




yağmurun yerden göğe yağdığı

bu gece yasak bölgedeyim

büyük çingenelerin çaldığı

kaçak silahların içindeyim

sevişmek kapısının kapandığı



bir nabız yoklar ki daima

hızlı bir nabız yoklar elim

öpüştüklerim hırsızlama

çirkin bir ağızda dişlerim

bir bıçak değer dudağıma



gök yarıldıkça şimşeklerden

soğuk aynalarda kilitliyim

tırnaklarımdaki elektrikten

su gibi erir iliştiklerim

kıvılcımlar uçar kirpiklerimden



doğumdan öncesini yaşıyorum

henüz belli olmadı kimliğim

vücudunu arıyor ruhum

bir yerde atomun çekirdeğiyim

bir yerde artı sonsuzum

AYDINLIK NEYİN OLUYOR?



aydınlık neyin oluyor senin

gökyüzü akraban filan mı

beni bulur bulmaz gözlerin

şimşek çakıyorum yalan mı

yüzünde yalazını gezdirdiğin

saçlarından tutuşmuş orman mı

akla ziyan bir şey elektriğin



ayışığı mavisi dudaklarından mı

o ışık zenginliği mi giyindiğin

uzay tozları mı yıldızlardan mı

elime dokunduğu an elin

güneşler açıyorum sahi ondan mı

aydınlık neyin oluyor senin



AYRILIK SEVDAYA DAHİL



Açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın

En görkemli saatinde yıldız alacasının

Gizli bir yılan gibi yuvarlanmış içimde kader

Uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın

Rüzgar uzak karanlıklara sürmüş yıldızları

Mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan

Onu çok arıyorum onu çok arıyorum

Heryerimde vücudumun ağır yanık sızıları

Bir yerlere yıldırım düşüyorum

Ayrılığımızı hisettiğim an demirler eriyor hırsımdan

Ay ışığına batmış karabiber ağaçları gümüş tozu

Gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar yaseminler unutulmuş

Tedirgin gülümser

Çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili

Hiç bir anı tek başına yaşayamazlar

Her an ötekisiyle birlikte herşey onunla ilgili

Telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar

Gittikçe genişliyen yakılmış ot kokusu

Yıldızlar inanılmıyacak bir irilikte

Yansımalar tutmuş bütün sahili

Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var

Öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil

Çünkü ayrılıklar da sevdaya dahil

Çünkü ayrılanlar hala sevgili

Yanlızlık hızla alçalan bulutlar karanlık bir ağırlık

Hava ağır toprak ağır yaprak ağır

Su tozları yağıyor üstümüze

Özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır

Eflatuna çalar puslu lacivert bir sis kuşattı ormanı

Karanlık çöktü denize

Yanlızlık çakmak taşı gibi sert elmas gibi keskin

Ne yanına dönsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin

Kapını bir çalan olmadı mı hele elini bir tutan

Bilekleri bembeyaz kuğu boynu parmakları uzun ve ince

Sımsıcak bakışları suç ortağı kaçamak gülüşleri gizlice

Yalnızların en büyük sorunu tek başına özgürlük ne işe yarayacak

Bir türlü çözemedikleri bu ölü bir gezegenin soğuk tenhalığına

Benzemesin diye özgürlük mutlaka paylaşılacak suç ortağı bir sevgiliyle

Sanmıştık ki ikimiz yeryüzünde ancak birbirimiz için varız

İkimiz sanmıştık ki tek kişilik bir yalnızlığa bile rahatça sığarız

Hiç yanılmamışız her an düşüp düşüp kristal bir bardak gibi

Tuz parça kırılsak da hala içimizde o yanardağ ağzı

Hala kıpkızıl gülümseyen sanki ateşten bir tebessüm zehir zemberek AŞKIMIZ


AYSEL GİT BAŞIMDAN



Aysel Git Başımdan

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

Ölümüm birden olacak seziyorum.

Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Aysel git başımdan istemiyorum.



Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün

Dağıtır gecelerim sarışınlığını

Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,

hiçbir dakikamı yaşayamazsın.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim.

Benim icin kirletme aydınlığını,

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim



Islığımı denesen hemen düşürürsün,

gözlerim hızlandırır tenhalığını

Yanlış şehirlere götürür trenlerim.

Ya ölmek ustalığını kazanırsın,

ya korku biriktirmek yetisini.

Acılarım iyice bol gelir sana,

sevincim bir türlü tutmaz sevincini.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim.

Ümitsizliğimi olsun anlasana

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.



Sevindiğim anda sen üzülürsün.

Sonbahar uğultusu duymamışsın ki

içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,

uzak yalnızlık limanlarına.

Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,

Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.

Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.

Sakın başka bir şey getirme aklına.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim,

ölümüm birden olacak seziyorum,

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.

Aysel git başımdan seni seviyorum...


BAKARSAK



Zarif bir hüzündür bembeyaz dolaşan kuğuya bakarsak

Mücevher titreşimleriyle mütereddit bir akşam suya bakarsak

Fazlasıyla ısındı deniz kaynadı kaynayacak

Dipten bir deprem yaklaşıyor suyun üzerindeki buğuya bakarsak

Ne kadar yoksul ve çıplak görünürse görünsün ağaçlar

O kadar yakındır ilkbahar özsuyu yürümüş dallara uğultuyla bakarsak



BANA BİR ŞİMŞEK ÇAK...



bana bir şimşek çak

ortalık fena karanlık

yüreğim örtülüyor

ağır bir dalgınlığa genişliyorum

durmadan değişen o mevsimde

dağlarda kalın

omuz omuza bulutlar

çok fena kalabalık

ellerim çıplak

bana bir şimşek çak

kötü bir tuzaktayım

bilmem ne yapsak

aklımda fikrimde onlar

yaşlı ve genç

erkek ve kadın

korkularıma tutsak



bana bir şimşek çak

içim içime sığmıyor artık

vahim bir çağrışımdan

daha vahimine atlamaktayım

bana bir şimşek çak

belki fena halde

yanılmaktayım

o ince kız çocuğu

gün doğmadan her sabah

bir hapisaneden bir nezarethaneye

kelepçeli götürülüyor

dudakları titrek

gözlerinde buğu

bilmem ki nasıl anlatayım

bağışlanmaz suçu dünyayı sevmek

bir de o

adını bile bilmediği

kıvırcık saçlı'devrimci'öğrenciyi

fakülte kapısında vurulmuş

yağmurun altında

çıplak

bana bir şimşek çak

çok yanlış anlaşılmaktayım

hesabım yanlış bir mahkemede görülüyor

içimdeki zemberek

boşandı boşanacak

yaşamak mı gerek

yoksa unutmak mı

şaşırmaktayım

galiyef yoldaş ne olacak

galiyef yoldaş sibirya sürgünü

sanki yalın bir bıçak

kayarak

bir kırlangıç hızıyla

bulutların arasından

karanlığın böğrüne saplanacak



galiyef yoldaş ne olacak

galiyef yoldaş sibirya sürgünü

elinde bir mektup eski yazıyla

artık yüzünü bile unuttuğu

karısından

burnunda sadece kokusu var

ilkbahar kadar müşfik

sonbahar kadar yumuşak

galiyef yoldaş ne olacak

avrasyada hala mazlumların uğultusu

kısa bozkır atlarının nallarından

gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor

azadlık mermileridir

çekirdekleri çelik

cehennem gibi sıcak



bana bir şimşek çak

sala veriliyor görünmez minarelerden

İzmir de istirdat ı yaşamaktayım

bir yangın soluğu sokak içlerinden

kordonboyunda muzaffer atlılar

fahrettin paşanın süvarisi

bana bir şimşek çak

yolumu aydınlatacak

gazi'nin gözlerinden

mavi bir şimşek

kuva-yı milliye mavisi

aynı emaneti taşımaktayım

'hürriyet ve istiklal benim karakterimdir'

çünkü hain sinsi ve korkak

aynı düşmana karşı

savaşmaktayım


BATAN BU KÖHNE ŞİLEB...



garson masa iyi manzarayı değiştir

sırası mı mehtabın yıldız yağmurunun

bu gece yalnızım onlar gelmeyecek

sapa bir yerindeyim umutsuzluğumun

hava soğuk olmalı ağaçlar bütün duman

eğer bulabilirsen ölü bir kar getir

beyazlığı kalın bir su gibi uzayan

bu gece yalnızım onlar gelmeyecek

batan bu köhne şilebde ne işleri var



çünkü battım kasa boş ne para ne çek

çünkü bütün telefonlar ısrarla alacaklı

bu gece yalnızım onlar gelmeyecek

hani o sarışın kirpikleri saçaklı

yanağını viski bardağıyla serinleten

sonra nilay hani kafayı buldu mu ağlar

cam yeşili yasemin cıgara dumanı nursen

batan bu köhne şilebde ne işleri var



garson masa iyi manzarayı değiştir

büyük şimşek çakmalı gök gürültüsü filan

şöyle dalları kıran şakırtılı bir yağmur

köpek havlamaları bulut karanlığından

zehir bulabilir misin çabucak öldürecek

artık arsenik mi olur siyanür mü olur

hangisi olursa olsun hepsi işime yarar

yoksa bir tabanca bul bir avuç mermi getir

bu gece yalnızım onlar gelmeyecek

batan bu köhne şilebde ne işleri var


BEKLE



Gelecegim bekle dedi

Ben beklemedim o da gelmedi

ölüm gibi birşeydi

Ama kimse ölmedi



BELA ÇİÇEĞİ



Alsancak garı'na devrildiler

Gece garın saati bela çiçeği

Hiçbir şeyin farkında değildiler

Kalleş bir titreme aldı erkeği

Elleri yırtılmıştı kelepçeliydiler

Çantasını karısı taşıyordu



Hiç kimse tanımıyordu kimdiler

Gece garın saati bela çiçeği

Üçüncü mevki bir vagona bindiler

Anlaşıldı erkeğin gideceği

Bir şeyden vazgeçmiş gibiydiler

Bir türlü karısına bakamıyordu



Ayaküstü birer bafra içtiler

Gece garın saati bela çiçeği

Şimdiden bir yalnızlık içindeydiler

Karanlık gelmişi geleceği

Birdenbire sapsarı kesildiler

Vagonlar usul usul kımıldıyordu




BEN ARTIK KÜSÜM



beni de kırdılar içimde kırdılar

karanlık camlardan sular akıyordu

şimşekli bir boşlukta saat vurdu

beni de kırdılar belki yalnızdılar

belki onların da çocukluğu yoktu

bütün şarkılara kapalıydılar

bir genç kız değmemişti saçlarına



beni de kırdılar ben artık küsüm

yağmurları yağmıyor ağaçlarıma

sularından içmiyorum susadım ama

beni de kırdılar soğuk bir ölüm

çevik bir bıçak gibi çakıldı aklıma

oysa bir şarkıyım yeniden doğan günüm

bütün şarkılara kapalıydılar


BENCE MALUMDUR




dikenin

kalbime battığı bir sonbahar günüdür

sen elini bulutların içinde gezdirirsin

bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler

içini kurtlar kemirir

bence malumdur

buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün

senin ateşler içinde olduğun

bence malumdur

ellerin muhakkak çocuk elleridir

hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün

onlar neden daima okul türküleridir

süleymancıktan bahseder

kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden

süleymancıktan

ve karınca yuvalarından bahseder

ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından

gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün

sen ansızın gökyüzünde görünürsün

gözlerinin rengi

bence malumdur

elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün

eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur

sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler

sokakların üstüne bulutlar gelirler

bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir

bir yıldız bir yıldızın ardınca gider

yıldızların kaybolduklari yer

bence malumdur

karanlıkta bir şeyler kopar dağılır

uzaktan yabancı sesler duyulur

sen elini bulutların içinde gezdirirsin

elin hayallerimi dağıtır

bilirsin

sen elini bulutların içinde gezdirirsin


BENİ BİR KERE DÖVDÜLER



beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm

daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor

büyükdere'de dövdüler emirgân ve birileri

geceleyin dövdüler dişlerimi tükürdüm



emirgan'la aramız çok eskiden beri yok

niye ölmedim diye bana bozuluyor

ötekiler şurda burda azar azar gördüğüm

çakıdan bozma itler sustalı birileri

fakat çok fena dövdüler size ne söylüyorum

bir vakit omuzlarım tutmadı dişlerimi tükürdüm



boşyerlerime vurdular yumrukları duruyor

gecenin bir saatinde gizlice kustum

bir böcek yürüyordu boynumdan içeri

burnum mu kanıyordu ağlıyor muydum

büyükdere'de dövdüler emirgân ve birileri

ayıran eden çıkmadı susadım su veren yok

kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm

çocuk sıcaklığına sığınıp uyumayı

omzum bir vakit tutmadı dişlemi tükürdüm



fakat çok fena dövdüler size ne söylüyorum

daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor

hiç kimse o halimde görsün istemiyordum

eczane aramak filan aklımdan geçmedi

sıcak bir şeyler içmek otelde motelde

kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm

dağıtılmış suratımı avuçlarına saklamayı

ağlamayı düşünürdüm kim bilir belki de

bir vakit omzum tutmadı dişlerimi tükürdüm



beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm

daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor

büyükdere'de dövdüler emirgân ve birileri

senin için dövdüler dişlerimi tükürdüm


BEN SANA MECBURUM



Ben sana mecburum bilemezsin

Adını mıh gibi aklımda tutuyorum

Büyüdükçe büyüyor gözlerin

Ben sana mecburum bilemezsin

İçimi seninle ısıtıyorum



Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor

Bu şehir o eski İstanbul mudur?

Karanlıkta bulutlar parçalanıyor

Sokak lambaları birden yanıyor

Kaldırımlarda yağmur kokusu

Ben sana mecburum sen yoksun



Sevmek kimi zaman rezilce korkudur

İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur

Tutsak ustura ağzında yaşamaktan

Kimi zaman ellerini kırar tutkusu

Birkaç hayat çıkarır yaşamasından

Hangi kapıyı çalsa kimi zaman

Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu



Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor

Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor

Durup köşe başında deliksiz dinlesem

Sana kullanılmamış bir gök getirsem

Haftalar ellerimde ufalanıyor

Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem

Ben sana mecburum sen yoksun



Belki Haziranda mavi benekli çocuksun

Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor

Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden

Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun

Bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor

Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin

Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor



Ne vakit bir yaşamak düşünsem

Bu kurtlar sofrasında belki zor

Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden

Ne vakit bir yaşamak düşünsem

Sus deyip adınla başlıyorum

İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin

Hayır başka türlü olmayacak

Ben sana mecburum bilemezsin..



BİRAZ PARİS




- 1. place pigalle



telefonlarla geldi telaşlı ve ürkek

birdenbire geldi beklemiyordum

hayli dargın sesi kalın ve titrek

umutsuzluğuma geldi oysa yorgundum

üstelik incittim de istemeyerek



akşamdı samanyolu patlamıştı

bütün sacre coeur silme akordeon

mulhouse'lu muydu neydi işte unuttum

ilk yudumda ağlamaya başlamıştı

şakakları ter içinde gece saat on

kibrit aranıyor göğüs geçirerek

bütün sevgilerinde yanılmıştı



bir omzuna almış sanki gökyüzünü

dudakları masmavi alsace lorrain

yüzü cermenlerin en eski hüznü

hölderlin bakıyor sisli gözlerinden

ellerini şöyle okşayacak oldum

duydum nabzının gök gürültüsünü



adı yağmur mu akşamüstü mü

uzak bir panayırda ip atlayan çocuklar

dalgalar vurdukça sarsılan mendirek

gecesi kaydı mı nedense beni arar

dilinde özürler bilerek bilmeyerek

zenciler çaldı mı cazın hali başka

oturduğu yerde içtikçe eksilerek

barın camlarına ******lar çiziliyor

özlem büyük korku epeyce şaka



telefonlarla geldi telaşlı ve ürkek

birdenbire geldi beklemiyordum

hanidir içimden bir başkası geçiyor

gözlerim hanidir ondan uzakta

hölderlin'i bırakmıştım artık sevmiyordum



BİR ÜÇ BEŞ



desen ki denizin tuzu

çiğ düşmüş kadife donlu patlıcanlar

desen ki kendilerinden karga çığlılarıyla kaçanlar

en fakiri en zengini çirkini ve ******su

seni unutmuş olsun

sen ki üşümüş gökte o yalnız bulutsun

kıskanmadığın cömert bir maviliğin ortasında o

bildiğin yalnızlığın ellerinden tutmuşsun

desen ki unutulmuşsun



denizler kızılca kıyamet akıp geçiyor

zamana karşı geliyorsun

bir üç ve beş leylekler artık gitti

şimdi seni artık karanlıkta bir liman çekiyor

unutulduğun unutulmadığın bilinmediğin bir liman

bir üç ve beş derken şişede rom bitti

sen yaşamaya başladığın zaman



üşümüş gökte o yalnız bulut

kendini hic yerinde hissetmiyeceksin

keyif senin

istersen talihini billur akıntılarla bir tut

ellerini göğsüne kavuştur

doğu batı kuzey güney diyerek

koştur

bir üç ve beş istersen rom kadehleri gibi

nasıl ki unutulmuşsun

devril

ve bitir maceranı


BÖYLE BİR SEVMEK (NE KADINLAR SEVDİM)



Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir

Azıcık okşasam sanki çocuktular

Biraksam korkudan gözleri sislenir.



Ne kadınlar gördüm zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemiştir

Hayır sanmayın ki beni unuttular

Hala arasıra mektupları gelir

Gerçek değildiler birer umuttular

Eski bir şarkı belki bir şiir



Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemiştir

Yalnızlıklarımda elimden tuttular

Uzak fısıltıları içimi ürpertir

Sanki gökyüzünde bir buluttular

Nereye kayboldular şimdi kimbilir



Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemiştir.


BÜYÜK YOLLARIN HAYDUDU



İşte sımsıcak lejyoner bakalları içinde

Margot'nun sigarillosuna ateş tutuyor

Tersine dönük gözkapakları uykusuzluktan

Kirli sarı bir gök birikmiş kadehinde

Hiçbir kibriti bir seferde yakamıyor



Asıl bu ödlek flüt onu böyle yıkan

Uykusuzluktan çok bu ödlek flüt margot'nun

Çıplak gözlerindeki rom lekesi dişlerindeki

Tebeşir beyazı açlık paletindeki karanlık

Rimelindeki is ve dudak rujundaki kan

Je hais les dimanches şarkısı juliette greco'nun



İşte dudaklarını konyağa vermiş dinlendiriyor

Tersine dönük gözkapakları uykusuzluktan

Bir yatak biliyor musunuz ah biliyor musunuz



Göğsüne yeşil mürekkeple margot'nun gözleri oyulmuş

Her gittiği yere bir tutam sigarillo dumanı götürecek

Margot'nun paketinden bir siyah götürecek kusuk siyah

Kendine geceler boyamak için izmir'de istanbul'da



Nasıl yapıyor bilmiyorum bir türlü aklım almıyor

Beyoğlu'ndan st-placide'e çıkıyor basmane'den passy'e

İzmir'de 15945'ten soruyorsunuz gitti diyorlar

İstanbul'da siyasi polis bile adresini bulmamış


CARİCİN'DE GEÇEN KIŞ



Akşamları göl eflatun bir keder

Sazlıklarda pırıl pırıl

Buz tutmuş bataklık kuşları

Ağaçlardan

Çürük sarı ve kızıl

Son yapraklar dökülüyor

Rüzğarlı sonbahardan

Nasılsa kurtulmuşları

Gümüş karanlığında anlaşılmaz sesler

Havada mutsuz bir bulut

Umutsuz ve kararsız süzülüyor

Neredeyse akşam yıldızı

Yorgun kırmızı

Neredeyse ay

Neredeyse ay

(Herşey niçin bu kadar eski

Niçin bu kadar uzak)

Caricin'de geçen kış

Tepeden tırnağa katran ve su buharı

Volga'nın uykusuna bir rüya gibi sarkmış

Ateşten örümcek nehir vapurları

Neredeyse akşam yıldızı

Yorgun kırmızı

Neredeyse ay

Neredeyse ay

Caricin'de geçen kış

Dalgın bir sarışın

Karanlık bir miralay

Birisi nijniy novgorod'dan henüz gelmiş belki

Belki kazan'a öbürü yola cacak

(Herşey niçin bu kadar eski

Niçin bu kadar uzak)

Caricin'de geçen kış

Seyrek sakallarında yıldızlar

İskelede namaza durmuş

İhtiyar bir tatar

Altında sokak lambasının

Dalgın bir sarışın

Karanlık bir miralay

Kadının astragan mantosu sırtında

Uzun ve beyaz ellerini çaresiz kavuşturmuş

Kısa kirpiklerinde incecik buz tozu

Adam buz mavisi pelerin astragan kalpak

İçinde bir atmaca ayrılık korkusu

Yüreğini parçalar

(Herşey niçin bu kadar eski

Niçin bu kadar uzak)

Caricin'de geçen kış

Neredeyse akşam yıldızı

Yorgun kırmızı

Neredeyse ay

Neredeyse ay

Kararmış bir can gibi çınlıyor

Dönmüş gölün üstünde akşam ayazı

Kararmış ve kocaman

Konakta zaman zaman

Koridorda ürkek ayak sesleri

Kapının ardında fısıltılar

Onun için herkes kaygılanıyor

Bugün de geçti svetlana radiceva

Ardında nemli bir is kokusu

Giderilmez pişmanlıklar

Eflatun bir keder

Bırakarak


CEBBAR OĞLU MEHEMMED



kaman civarına bahar gelince yıkılır ovadan apdal çadırları

yücesinde pare pare duman tutmuş

düdüldağ'ın yaylasında mekan kurulur

hoş gelmişsin evvel bahar

nisan ayı içinde donanır dağlar

donanır yeşilinden alından

istasyon deresi kabarmıştır

hacıdağ'ın selinden

dağlar sıra sıradır eylim eylim

dağlar uzanır bir uçtan bir uca

dağlar bir birinden yüce

yamaçlarında kireç yakılır

bir ömür boyunca kahrı çekilir

kimse anlamamış sırrını hikmetini

bu bereket nereden gelir

başınızdan duman eksilmesin gavurdağları

siz hikayet eylediniz bana

bahçe kazasının kaman köyünden

cebbar oğlu mehemmed'in hikayesini



yılların yücesinden şöyle bir seyran edelim

bir avuç toprağıma çöreklenmek için

yürümüş selamsız sabahsız

destursuz girmiş memleketime

yedi çeşit frenk askeri

uğursuz bir hava çökmüş

üstüne memleketimin

uğursuz ve karanlık

çocuklar gülmemiş artık

sessiz sessiz ağlamış analar

oduna giderken vurulmuş

ve yahut harman yerinde

avuçları buğday kokan delikanlılar



ve nice gavurdağı kızlarının

birer birer ırzına geçilmiş

yalvarmış ihtiyarlar allah'a

- rivayet şöyledir kim -

dumanlı bir güz akşamı

şu mor dağlar efendim

destur demiş de yürümüş

silkinip kalkmış ayağa



gel haberi öteden verelim

çıkmış dağlara kendiliğinden

cebbar oğlu mehemmed

fransız'a silah çekmiş

hür yaşamak uğruna

ırz uğruna namus uğruna

ana için baba ve kardeş için



şu mübarek topraklar

şu mübarek vatan için

derken efendim

bir gün kaman'dan öte

uğrun uğrun haber ulaşmış

urfa'nın antep'in köylerine

gözü kanlı maraş beylerine



cebbar oğlu mehemmed

burcu burcu çam kokan bir yaz akşamı

omuz vermiş bir ağaç gölgesine

usul usul türkü söylüyor

- hasret kuşun kanadında

deli kuşlar uçun gayrı

yazımız böyle yazılmış

bu diyardan göçün gayrı -

kirveleri durdu ve süleyman

on sekiz adım gerisinde

şahin gibi tünemişler kayaların üstüne

avuçları sıcak bakışları ok gibi

deliyor her dokunduğu yeri

biri doğuya bakıyor diğeri batıya



iptida durdu görüyor geleni

yel midir toz mudur anlamıyor

lakin bıyıkları terlemeden

çeteci olan garip ökkeş

çok geçmeden getiriyor haberi

tabur tabur üstümüze varıyor

düşman yola çıktı savranlı'dan



hemen mevzie sokuldu mehemmed

yanıbaşında durdu ve gerisinde süleyman

çeteler yer tutup pusu kurdular

kanlı geçit boyuna

düşman yanaşırken kaman köyüne

bekletmeden yaylım ateşi açıldı

mermi kurşun yağmur gibi saçıldı

ilk seferinde on beş kişi vurdular

ve bir hayli düşman kırdılar

yamaçlarda koptu kızılca kıyamet

cesaretlerine söz yoktu ama

neyleyip nitsinler düşman daha çoktu

düştü birer birer bütün yiğitler

gürültüler boğazda sustu nihayet



demek diz üstü düşmüş mehemmed

kirvesi durdu'nun yanıbaşına

kanlar akar yarasından

al al olmuş çevresinden



köpük köpük gözlerini doldurur

bir başına mehemmed yedi düşman öldürür

mavzerinin namlusu hala sıcak

tutulmaz

ölümün derdi büyük yiğenim

çare bulunmaz



aynı akşam doğurmuş karısı döne

mavi gözlü bir çocuk sarışın

bir avuç toprak sarmışlar altına

ve kemal koymuşlar adını

CİNAYET SAATİ



Haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi

Demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu

Dört bıçak çekip vurdular dört kişi

Yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu



Deli cafer ismail tayfur ve şaşı

Maktulün onbeş yıllık arkadaşı

Üçü kamarot öteki aşçıbaşı

Dört bıçak çekip vurdular dört kişi



Cinayeti kör bir balıkçı gördü

Ben gördüm kulaklarım gördü

Vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü

Hiçbiriniz orada yoktunuz



Demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu

On üç damla gözyaşını saydım

Allahına kitabına sövüp saydım

Şafak nabız gibi atıyordu

Sarhoştum Kasımpaşa'daydım

Hiçbiriniz orada yoktunuz



Haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi

Polis kaatilleri arıyordu

Deli cafer ismail tayfur ve şaşı

Üzerime yüklediler bu işi

Sarhoştum Kasımpaşa'daydım

Vapuru onlar vurdu ben vurmadım

Cinayeti kör bir balıkçı gördü



Ben vursam kendimi vuracaktım


CLAUDE DİYE BİR ÜLKE




claude diye bir ülke siyah palmiyelerin

değişerek her gece genç kızların öptüğü

yanlış erkekler gibi çizdiği raphael'in

şüpheli dudakları ayva tüyü



cladue diye bir ülke kuşların ürküttüğü

tüylü sevişmesi yağmurlu geyiklerin

kırık masallarının uzaktan göründüğü

lesbos adasındaki bitmemiş şiirlerin



cladue diye bir ülke mermer prensesin

ağzıyla emdiği yılanların sütünü

o kadar korktuğu ibranî peygamberin

ay doğunca yaşayan ay batınca ölü



radyoaktif etkilerle saçların birden

balmumu bir heykel başında uzaması

röntgen yansımaları seramik gözlerinden

ellerinin inatla göğsünü araması

boşlukta katılaşan bir kadın kahkahası

akvaryum yeşili flamand resimlerinden

kaşlarının aynalarda incecik alınması

her şimşek çakışta kendiliğinden

sebâ melikesinin odalık hareminden

kuduslü bir kızın âzeri ağlaması

servirû sultan'ın yahudi dişlerinden

çıplak ten aydınlığına işleyen sızı



claude diye bir ülke neuilly'de damgalanmış

fransız pullarının paris laciverdine

kendinden başlayarak herkeste yanılmış

rüyalar işleyince eksik erkekliğine



claude diye bir ülke hiç kimse uğramamış

okyanus diplerinden yoğun sessizliğine

dünya haritasından oyulup çıkarılmış

uluyan bir köpek bırakılmış yerine


DİYALEKTİK GAZEL



büyük bir şaşaadır ölüm

ebruli nurlarla gelir

öyle bir yanardağdır ki öfkesi

mutantan destur'larla gelir



karşıtıyla yüklüdür herşey

mutlak çözümlerden vazgeç

tartışılmaz mükemmellikler

ne gizli kusurlarla gelir



sen sen ol korkma karanlıktan

dik ışık çekirdeklerini

çünkü en berrak sular bile

en yağlı çamurlarla gelir



nasıl doğmakla başlarsa ölüm

ölmekle başlar öyle hayat

bil ki dünyayı sarsan sıçramalar

birikmiş şuurlarla gelir


ELDE VAR HÜZÜN



Söyleşir

Evvelce biz bu tenhalarda

Ziyade gülüşürdük

Pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha Kuşlarının

Ne meseller söylerdi mercan köz nargileler

Zamanlar değişti

Ayrılık girdi araya

Hicrana düştük bugün



Ah nerde gençliğimiz

Sahilde savruluşları başıboş dalgaların

Yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller

Elde var hüzün



O şehrâyin fakat çıkar mı akıldan

Çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması

Sırılsıklam âşık incesaz

Kadehlerin mehtaba kaldırılması

Adeta düğün

Hayat zamanda iz bırakmaz

Bir boşluğa düşersin bir boşluktan

Birikip yeniden sıçramak için

Elde var hüzün

ELİMDEN GELEN BU



Elimden gelen bu ben iki kişiyim

Çoğalmak neyse ne azalmak zor

Birisi seni her an bırakıp gittiğim

Öbürü kan gibi tutulmuş seviyor

Ağzındali acı alnındaki çizgiyim

Gözlerine kirli bir bulut getirdim

Hiçbir sevinç aydınlığı onu silemiyor



Elimden gelen bu ben iki kişiyim

Birisi kapadığın kapılardan gitmiyor

Yağmur yağmaksa o güneş açmaksa o

Bir yerin üşüse onun sıcaklığı

Öbürü en içten çağrını işitmiyor

Alıp tutmaksa o basıp gitmekse o

Bakışları kıyısız deniz uzaklığı



Elimden gelen bu ben iki kişiyim

İkisi birden çıkmaya uğraşıyor

Bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim

Birisi yeni baştan serüvene başlamış

Öbürü silahında son mermiyi sıkıyor

Çoğalmak neyse ne azalmak zor

EMİRGAN'DA ÇAY SAATİ



çerağan sarayı'ndan büyükdere'ye

üşümek sonbaharında eski çınarların

uzadığı yerlerde gizlice akşamların

başlayıp adeta kendini dinlemeye

kafeslerin ardında bol gözlü bir kadın

ansızın giydirilmiş ipek feraceye

bir çay yalnızlığı emirgan'dan öteye

değdikçe ısındığı yaldızlı bardağın

nedim'den yansıması tatyos efendi'ye

tenha bir genç kız sesiyle hicazkar'ın

kuytularda çürüdüğü bağdadi yalıların

yorgun sarmaşıklarıyla sarkmış bahçeye

soğuk kuşlar gibi dağılır boğazda

rüzgarın getirdiği donuk bir yağmur pusu

istinye'de gemilerin karanlık uykusu

kırık direkleriyle dalgın ve hasta

birden içimi kaplayan ölüm korkusu

selam verilince meçhul bir namazda

gazali'yse biraz mevlana biraz da

kubbenin altındaki divan uğultusu

'şeref' vapurundan en kirli beyazda

yüzlerce harbiyeli sürgün yolcusu

havada bir asılmış adam kokusu

istanbul jöntürkleri hüzzam bir yasta

yankılarıyla telaşlı geceleri bebek'ten

motorların taşıyıp o kadar bitiremediği

en yılgın sonbahar benim gözlerimdeki

çok daha dumanlı mütareke günlerinden

alaturka saat kaçta ikinci tö"mbeki

miralay sadık beyin nargilesinden

dem çekip kumrular gibi sebilleri senlendiren

osmanlı sehpalarının gölgesindeki

emirgan'da acılaşmak koyu bir semaverden

çaylar gibi kararıp kaç defalarca eski

bir şiir üzüntüsüyle müseddes biçimindeki

çoktan unutulmuş kilitli defterlerden

EMPERYAL OTELİ



ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun kanıma girdin itirazım var

sımsıcak bir merhaba diyecektim

başımı usulca dizine koyacaktım

dört gün dört gece susacaktım

yağmur sönecekti yanacaktı

sameland seferden dönecekti

duvardaki saat duracaktı

kalbim kendiliğinden duracaktı

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun kanıma girdin itirazım var

emperyal otelinde bu sonbahar

bu camların nokta nokta hüznü

bu bizim berheva olmuşluğumuz

bir nokta bir hat kalmışlığımız

bu rezil bu çarşamba günü

intihar etmiş kötümser yapraklar

öksürüklü aksırıklı bu takvim

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun kanıma girdin itirazım var

sesleri liman sislerinde boğulur

gemiler yorgun ve uykuludur

sabahtır saat beş buçuktur

sen kollarımın arasındasın

onlar gibi değilsin sen başkasın

bu senin gözlerin gibisi yoktur

adamın rüyasına rüyasına sokulur

aklının içinde siyah bir vapur

kıvranır insaf nedir bilmez

otelin penceresinde duracaktın

şehri karanlıkta görecektin

karanlıkta yağmuru görecektin

saçların ıslanacak ıslanacaktı

kış geceleri gibi uzun uzun

tek damla gözyaşı dökmeksizin

maria dolores ağlayacaktı

istanbul'u yağmur tutacaktı

bütün bir gün iş arayacaktım

sana bir türkü getirecektim

kulaklarımız çınlayacaktı

emperyal oteli'nin resmini çektim

akşam saçaklarından damlıyordu

kapısında durmanı söylemiştim

yüzün zambaklara benziyordu

cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu

tepebaşı'ndaki küçük yahudiler

asmalımesçit'teki rum kemancı

böyle rüzgarsız kalmışlığımız

bu bizim çektiğimiz sancı

el ele tutuşmuş geziyordu

gazeteler cinayeti yazıyordu

haliç'e bir avuç kan dökülmüştü

emperyal oteli'nde üç gece kaldık

fazlasına paramız yetmiyordu

gözlerin gözlerimden gitmiyordu

dördüncü gece sokakta kaldık

karanlık bir türlü bitmiyordu

sirkeci garı'nda sabahladık

bilen bilmeyen bizi ayıpladı

halbuki kimlere kimlere başvurmadık

hiçbiri yüzümüze bakmıyordu

hiç kimse elimizden tutmuyordu

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.


GECE BULUŞMASI



Sen İstinye'de bekle ben buradayım

İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Çünkü ben buradayım Karanlıktayım



Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor

Şarabım bütün ekşi suyum soğuk

Yanımda olmadınmı seni seviyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git



Yüzünü ıslatmadan ağlıyabilir misin

Gece yarıları telefon ettin mi hiç

Karanlık adamlar hüviyetini sordu mu

Ben senin olmadığını arıyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git



Yabancı gibisin miyop gözlerin kısık

Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor

Sana ait ne varsa hiçbiri benim değil

Belki ölmek hakkımı kullanıyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git


GECENİN KAPILARI



Fena bir yerimden koptuğum doğru

Kendimden çok fazla yaşamaktayım

Nereye bağlanacak bu işin sonu

Aslında ben kimim meraktayım



Bütün kapılar kapandı sokaktayım


GEÇERDİ HEP



Geçerdi hep

Pırıltılı kanunlar

Neves gecelerden

İhtimal buhranlı gecelerdi hep

Yüreğinde yalnızlığın tortusu

Vazoda yaseminler

Ufukta yağmur kuşları

Çözülmez bilmecelerdi hep

Ansızın dalar

Bir yorgunluğa uyanırdın

Güneş çekilmiştir bahçelerden

Lambalar çok erken yanmış

Aldatılmak korkusu

Sık sık bozulan yeminler

Enfarktüs kuşkuları

Sinsi bir kederdi hep

Zaman zaman düşündüğün

Aklına geldikçe güldüğün

Şan şeref ve ün

Beyhude şeylerdi hep


GİBİ REDİFLİ GAZEL



yorgun kadınlar içtik

yalnızlıktan uğuldayan

tuzlu kan gibi

nice akşamlar devirdik

çengi kıyamet

'kızıl sultan' gibi



vurdukça mızrap

öyle yoğun bir melâl

dağılır ki tamburdan

bastırır eski sevdalar

göz gözü görmez

duman gibi



su karanlıktır

ve kadehler boşalmış

leylaklar darmadağan

kıvılcımlar savurup narçiçeği

çöker bir daha başımıza gökyüzü

tutuşmuş tavan gibi



kanlı hesapları vardır

kıyamete kadar sürecek

ölümlü şairlerin

kim bilir nerden bilecek

ne çığlıklar geçer daha dünyadan

attilâ ilhan gibi


HARP KALDIRIMINDA AŞK



sen şimdi yanımda yepyeni bir türkü gibisin

hiç görmediğim yıldızlar gözlerine doğmuş

bir büyüklük duygusu dağlar gibi yüreğinde

ah biz mutluluğu böyle aranıp duracak mıyız

yağmur hep böyle yağacak mı hatıralara

eksik olan bir şey var sana bana dair

belki bir rüzgar belki rüzgardan da hafif

ama kalbimiz yine uzak bir deniz gibi boş

heybetli gurupların belirdiği saatlerde



sen şimdi yanımda yepyeni bir türkü gibisin

acaba nasıl öğrenmişim nasıl farkında olmadan

her şey nasıl olup geçmiş nasıl barut yağmış

nasıl güneş vurmuş zehirlenmiş şehrin üstüne

şimdi hangi kıyılarda gemiler demir alıyor

güney rüzgarlarına açıp yelkenlerini

belki bir italyan kızı tüfeğine dayanmış

senin gibi barışı tasarlıyor dağlarda

mahzun esirler harp şarkıları kadar mahzun

gizlice talim ediyor hürriyet adımlarını



sen şimdi yanımda yepyeni bir türkü gibisin

ah şu harp bitse rüzgar gibi bir nefes alabilsek

kimseler kimseler çıkmasa yolumuzun üstüne

yağmur yağsın varsın ıslansın saçlarımız

yalnız duyulmaz olsun göğsümüzdeki darlık

dilimizdeki kilit kolumuzdaki zincir

ömrümüz meçhullerden meçhullere akıyor

saatler bizim değil kitaplar bizim değil

bizim değil yaşamak bizim değil hiçbir şey

kendi dünyamızda yabancılar gibiyiz

ya çok erken ya çok geç doğmadık mı sevgilim

buna rağmen mutluluğa inanıyoruz


HAYIR



bu döşeği sen mi serdin elin dert görmesin ana

ana uyuyacağım ninni çağır danalar girsin bostana

çetin bir yörük kızı hoyrat murat dağı'ndan

bir papatya getirsin bir gelincik getirsin

elimden tutsun beni metristepe'ye götürsün

gönlümce bir hu diyeyim hısımım ali osman'a

yamacına yöresine rüzgarlı camlar dikeyim



bu hosşerimi sen mi ettin eline sağlık ana

ana lokma dökelim aşure kaynatalım

hayır dağıtalım hayır ali osman dayıma

ördüğün bu çorabı sağlıcakla giyiyorsam

tuzladığın bu ayranı afiyetle içiyorsam

tuttuğun bu yoğurdu yoğurduğun bu ekmegi

kaynattığın bu bulguru çalakaşık yiyorsam

etime ve sütüme ineğimin ıslıklı memelerine

kabıma kaçağıma toprağıma bu benim diyebiliyorsam

ali osman dayımın yoksul yüreği bunun bedeli



metristepe göğüne uğru yıldız uğramaya

ana bu benim yüreğim hısımım ali osman'ın yüreği




Alıntı
#2
Perfect Tesekkürler




Alıntı
#3
Elinize_Gönül Emeginize Sglk




Alıntı
#4
tesekkürler




Rep
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi