MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin Ziyaretçi
Mesaj atabilmek için forumumuza kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forum İstatistikleri
Üye Sayısı:» Üye Sayısı: 22
En Son Üyemiz:» En Son Üyemiz: Cengiz.mg
Konu Sayısı:» Konu Sayısı: 14,727
Mesaj Sayısı:» Mesaj Sayısı: 31,241

Tam İstatistik Tam İstatistik

Çevrimiçi Kullanıcılar
Şu anda 49 çevrimiçi kullanıcı var.
» 0 üye | 46 Misafir
Bing, Google, Yandex

Forumlarda Ara

(Gelişmiş Arama)

Kureyş kabilesinin önde gelenleri toplanmış, Allah Resûlü’nün davetini görüşüyor ve bu davetin önüne nasıl geçeceklerini tartışıyorlardı. Onlar bir yandan zayıf ve kimsesiz müminlere işkence ediyorken hem müminleri dinlerinden döndürmeyi hem de diğer Mekkelilerin Müslüman olmasını engellemeyi hedefliyorlar, ayrıca sürekli bir araya gelerek İslâm’ın yayılışını ne şekilde önleyeceklerini konuşuyorlardı. Bir ara konu ahirete geldi. Allah Resûlü herkesin öleceğini ve bütün ölülerin bir gün diriltilerek hesaba çekileceğini söylüyordu. Bu aklın alacağı, kabul edilebilir bir şey değildi. Binlerce yıl evvel ölmüş, kemikleri dahi yok olmuş insanlar nasıl dirilecekti? Übeyy b. Halef ayağa kalktı ve yüksek sesle şöyle dedi:

- Bu mümkün değil, şimdi Muhammed’e gidecek, bu konuyu tartışacak ve mutlaka O’nu mağlup edeceğim.

Eline çürümüş bir kemik alan Übeyy, Peygamberimizin karşısına çıktı ve kendinden gayet emin bir şekilde sordu:

- Ey Muhammed! Sen Allah’ın şu çürümüş kemiğe yeniden can vereceğini mi söylüyorsun?

Efendimiz hiç tereddüt etmeden cevap verdi:

-Evet, bunu ben söylüyorum.

Übeyy kemiği ufalamaya ve tozlarını Peygamberimize doğru üflemeye başladı. Sonra alaycı bir şekilde yeniden sordu:

- Şimdi Sen bunun dirileceğine gerçekten inanıyor musun? Biz ölüp kemiklerimiz bu hale geldikten sonra bizim yeniden hayat bulacağımızı mı söylüyorsun? Bunu kim yapacak, Allah mı bizi yeniden diriltecek?

Übeyy ve arkadaşları gülüyor, Efendimizle alay ediyorlardı. Zaten Efendimizden en fazla nefret eden, müminlere en çok işkence edenlerin başında o ve ağabeyi Ümeyye geliyordu.

Allah Resûlü, Übeyy’in suratına baktı ve şu cevabı verdi:

- Evet, Allah seni öldürecek, bu kemik gibi olduktan sonra seni diriltecek ve cehennemine sokacak.

Allah Celle, Übeyy ve onun gibilere Yasin sûresinin son kısmında bulunan şu âyet-i kerimelerle cevap verdi:

“İnsan kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Bir de bakıyorsun ki, apaçık bir düşman kesilmiş. Kendi yaradılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: ‘Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyor. De ki: ‘Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek.’ Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir. Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır. Bir şey yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı ‘Ol’ demekten ibarettir. Hemen oluverir. Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O’na döneceksiniz.” (Yasin, 77-83)[1]

Mutlu BİNİCİ


[1] İbn Hişam, es-Sîre, I, 387; Belâzurî, Ensabu’l-Eşraf, I, 137; Ebu’l-Fidâ, III, 581.
Kureyş kabilesinin Mahzumoğulları koluna mensup olan Hişam bin Muğire’nin kölesi Hakem bin Keysan, Peygamberimizin Nahle’ye gönderdiği bir askeri birlik tarafından esir alındı. İslâm müfrezesinin komutanı Abdullah bin Cahş, esirleri öldürmek istediğinde ilk Müslümanlardan Mikdad bin Amr (ra) buna engel oldu ve esirlerin Medine’ye Peygamber Efendimize götürülmesini, onlar hakkındaki kararı Efendimizin vermesini teklif etti.

Medine’ye, Peygamberin mescidine getirilen Hakem bin Keysan, İslâm Peygamberi tarafından Müslüman olmaya davet edildi. Hakem hem Müslüman olmuyor, hem de İslâm ve Müslümanlar hakkında ileri geri konuşuyordu. Sahabîlerin sabrı taşıyor, Hakem’in cezalandırılmasını istiyorlardı. Hz Ömer, Efendimize: “Ya Resûlallah! Ne diye bunun için yorulup duruyorsunuz. Bırakın, öldürelim, cehenneme gitsin.” dedi. Efendimiz Hz. Ömer’i dinlemeyip Hakem’i tekrar tekrar İslâm’a davet etti. En sonunda Hakem bin Keysan, Efendimize “İslâm nedir?” diye sorunca, Peygamber Efendimiz: “Allah’a ortak koşmadan O’na kulluk etmen, Muhammed’in de O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet getirmendir.” dedi. Hakem “Öyleyse ben Müslüman oluyorum.” dedi ve kelime-i şehadet getirdi. O Müslüman olunca, Efendimiz çok sevindi ve ashâbına dönerek: “Eğer sizi dinleyip onu öldürseydim adam cehenneme gidecekti.” dedi. Peygamberimiz bir İslâm davetçisinin davet yolunda ne kadar sabırlı olması gerektiğini onlara göstermiş oldu.

Hakem bin Keysan Müslüman olduktan sonra suffe ashâbına katıldı. Peygamber Efendimizin İslâm’ı anlatmak amacıyla Bir-i Maune’ye gönderdiği yetmiş öğretmenden birisi oldu. İslâm’ın genç davetçisi Hakem, İslâm düşmanları tarafından Bir-i Maune’de arkadaşlarıyla birlikte şehit edildi.
Hiç Kimseden Hiçbir Şey İsteme

Ashâb-ı Kiramdan bir kısmı Efendimiz aleyhisselam’a biat ettiler (söz verdiler). Kısa bir süre sonra Efendimiz, o sahabîlere baktı ve şöyle söyledi: “Allah Resûlü’ne biat etmez misiniz?” Sahabiler şaşkın bir halde cevap verdiler: “Ya Resûlallah! Biz Sana biat ettik.”

Bir süre sonra Efendimiz yeniden sordu: “Allah Resûlü’ne biat etmez misiniz?” Sahabiler yine aynı cevabı verdiler: “Biz Sana biat etmiştik, ya Resûlallah.”

Resûl-i Ekrem üçüncü defa: “Allah Resûlü’ne biat etmiyor musunuz?” Buyurunca, sahabiler sordular: “Ey Allahın Resûlü biz Sana daha önce biat etmiştik. Şimdi ne üzerine biat edelim?”

Efendimiz şöyle buyurdu: “Allah’a kulluk etmek ve O’ndan başkasına ibadet etmemek, beş vakit namazı kılmak, Allah’a itaat etmek, (sonra Efendimiz hafif bir sesle bir cümle daha söyledi), ve hiç kimseden hiçbir şey istememek üzere Bana biat edeceksiniz.”

Sahabiler Efendimizin saydığı her şeyi en güzel bir şekilde yerine getireceklerine dair biat ettiler. Aradan uzun yıllar geçti. Efendimize söz veren sahabîlerden bir tanesi Kûfe sokaklarından devesiyle geçerken elindeki kamçısını yere düşürdü de hiç kimseden onu yerden alıp kendisine vermesini istemedi.[1]
------------------------
[1] Müslim, Zekat 108; Ebû Davûd, Zekat 27.
Aşere-i Mübeşşere’den[1] zenginliği ve cömertliği ile meşhur olan Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh oruçluydu. Akşam olup iftar vakti geldiğinde, önüne çeşit çeşit yemeklerin bulunduğu bir sofra getirildi. Abdurrahman b. Avf, sofraya şöyle bir baktı ve bir süre daldı. İslâm’ın ilk yıllarını hatırladı. Sonra şunları söyledi:

“Musab b. Umeyr, Uhud savaşında şehit edildi. O, benden hayırlı bir kimseydi. Ama onu kefenlemek için bir hırkadan başka bir şey bulunamadı. O, hırkayla başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açıkta kalıyordu. Uhud günü Hz. Hamza da şehit edildi. O da benden daha hayırlı idi. Ona da bir hırkadan başka kefen bulunamadı. Şimdi ise dünyalık ne varsa hepsine sahip olduk. Şundan korkuyorum: Acaba yaptığımız bütün iyiliklerin mükâfatı bize dünyadayken peşin olarak mı verildi?” Sonra ağlamaya başladı ve yemeği yiyemedi.[2]

-------------------------------------------------------
[1] Efendimizin cennetle müjdelediği on sahabî.


[2] Buharî, Cenaiz 25-26; Meğazi 17.
“Allah Resûlü’nü (sas) hatırlıyorum. Bir peygamberin hikâyesini anlatıyor. O peygamberi dövüyor, yaralıyorlar. O ise bir yandan yüzünden akan kanları siliyor, bir yandan dua ediyor: ‘Allah’ım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar.’ ”

Bunlar, Efendimizin sevgili dostu Abdullah b. Mesud’un (ra) sözleri. Hani bir zamanlar Mekke’de, Kureyş müşriklerinin karşısında ilk kez Kur’ân-ı Kerim okuyan genç sahabî.

Yine o genç sahabînin anlattığına göre Peygamberimiz (sas) Kâbe’nin yanında namaz kılıyordu. Ebû Cehil ve arkadaşları da oradaydılar. Efendimiz secdeye vardı ve secdesini uzattı. Ebû Cehil, yanındakilere: “Hanginiz filancanın yeni kestiği devesinin işkembesini Muhammed’in sırtına bırakır,” dedi.

İçlerinden en kötüsü olan Ukbe b. Ebî Muayt kalktı. Pislik dolu işkembeyi getirerek Nebi aleyhisselam’ın sırtına bıraktı.

Abdullah b. Mesud olduğu yerde kalakalmıştı. Ne konuşabiliyor, ne de hareket edebiliyordu. O’nu bu durumdan kurtarabilecek hiçbir gücü yoktu. Henüz İslâm’ın ilk günleriydi. Müslüman olduğunu ilan edenlerin sayısı bir elin parmaklarını dahi geçmiyordu. Abdullah o günlerde, Kureyş liderlerinden birinin develerini güden kimsesiz bir çobandı.

Resûlullah, işkembenin ağırlığı sebebiyle secdeden kalkamıyor, Kureyşliler ise gülmekten yere düşmemek için birbirlerine tutunuyorlardı.

İbn Mesud’un yaşadığı çaresizliği, en sevdiği insana yardım edemediği için duyduğu acıyı anlamak ve anlatabilmek herhalde mümkün değildir.

Kureyşin azgın liderlerinin gürültüsünü duyan küçük Fatıma (ranha) koşarak geldi ve babasının omuzlarından pislikleri aldı. Allah Resûlü secdesini tamamlayıp ayağa kalktığında ellerini açtı ve üç kere: “Allah’ım! Kureyşi Sana havale ediyorum. Utbe’yi, Ukbe’yi, Ebû Cehil’i ve Şeybe’yi Sana havale ediyorum. Elimden bir şey gelmiyor.” dedi.

İbn Mesud adları sayılan müşriklerin, Bedir’de tek tek öldürüldüklerini gördü, hatta Ebû Cehil’i bizzat kendisi öldürdü.

Uhud Savaşının en kızgın zamanıydı. Okçular yerlerini terk etmiş, Müslümanlar darmadağın olmuş, binlerce düşmanın ortasında bir avuç arkadaşıyla bir Peygamber yalnız kalmıştı. O Peygamberin dişleri kırılmış, damağı, yanağı, alnı yaralanmıştı. O Peygamber bir yandan yüzündeki kanları siliyor, bir yandan dua ediyordu:

“Allah’ım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar.”

Mutlu BİNİCİ
Teslimiyetim Sanadır

Hicretin üçüncü senesi, Rebiülevvel ayı…

Peygamberimizle anlaşma yapmayan Arap kabileleri, Bedir zaferinden sonra Müslümanların bir gün kendi kapılarını da çalabileceğini düşünüp endişelendiler. Bu endişe sonucu meydana gelen gazalardan biri de Gatafan Gazvesidir. Beni Muharib yiğitlerinden sayılan Haris oğlu Du’sur, diğer namıyla Gavres, Gatafan kabilesine mensup Salebe ve Muharib oğullarından çok sayıda adam toplayarak Medine üzerine baskın düzenlemeye karar verir. Amacı Müslümanlara gözdağı verip, bulduğu malları yağmalamaktır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu durumu öğrenir öğrenmez dört yüz elli kişilik bir kuvvetle müşriklerin üzerine yürür. Ancak, Peygamberimizin gelmekte olduğunu duyan yağmacılar tepelere gizlenmişlerdir. Sadece Salebeoğullarından Cabir adında birine rastlarlar. O da İslâm’a davet edilince, bu daveti kabul edip Müslüman olur.

Cabir’den çapulcuların tepelere sığındığını öğrenen Resûlullah (sas), bir müddet burada beklemeyi uygun görür. Bekleme esnasında bir ara sağanak halinde yağmur yağar. Elbiseleri ıslanan Efendimiz (sas), onları kuruması için bir ağacın dalına asar. Kendisi de ağacın altına uzanıverir.

Bu arada, baskın düzenlemek isteyenler, Peygamberimizi tek başına, zırhını çıkarmış halde, istirahat ederken gördüklerinde, heyecan ve sevinç içinde reisleri Gavres’e haber verirler: “İşte ele bir daha geçmeyecek bir fırsat! Muhammed, ashâbının yanından ayrılıp tek başına kaldı. Arkadaşları gelip O’nu korumaya çalışıncaya kadar biz işimizi bitiririz.”

Gavres hemen harekete geçerek, kimseye görünmeden Peygamberimizin başucuna gelir. Yalın kılıç elinde, Muhammed (sas)’in Rabbinden gafil;

- Seni benim elimden kim kurtaracak? der.

Peygamberimiz ise tam bir teslimiyet, güven ve tevekkül içinde;

- ALLAH, buyurur. Sonra da şöyle dua eder: “Allah’ım beni onun şerrinden koru.”

Bu duanın üzerine Gavres’in iki omzu ortasına gaipten bir darbe gelir. Yere yuvarlanır. Bu sefer Efendimiz (sas) kılıcı eline alır ve “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” der.

Gavres’in cevabı ise oldukça hazindir: “HİÇ KİMSE!” Rabbinden başka kimsesi olmayan Muhammed (sas), O’ndan başka her şeyi olan Gavres’in bu haline acır ve onu İslâm’a davet eder. Sonra kalpleri en doğru yola çeviren Allah Celle, Gavres’in gönlünü İslâm’a açar. Gavres Müslüman olmuş bir şekilde kavmine geri dönerek, herkese Efendimizin insanların en hayırlısı olduğunu anlatır.

Biz Müslümanlar! Teslim olmuş insanlar…

Acaba gerçekten teslim olabilmiş miyiz, Efendimiz (sas)’in verdiği bu cevapta, Allah’a olan güvenimizi ve tevekkülümüzü tekrar gözden geçirmeliyiz. Teslimiyet, her şeyin O’nun takdiri ile olduğuna olan inançtır. Teslimiyet, Allah’a olan imanın bir gereğidir. O’na, O’ndan gelene ve O’nun rahmetine tam bir itimat duymaktır. Mevlam neyler, neylerse elbet güzel eyler deyip, her hadisede bir hikmet, her hadisede O’ndan gelen bir güzellik bulabilmektir.

İbrahim (as) ki inandı ve imanında sebat etti. Allah’a olan güveni ve tevekkülü öyle bir noktada idi ki, O’nu inkâr etmektense ateşi tercih etti. Ne var ki Rabbi için tutuşan kalpler ateşleri gül bahçesine çevirmekteydi. Rabbi hiç “Sana güvendim.” diyen kulundan yüz çevirir miydi? “OL!” dedi ve ateş, İbrahim’e karşı serin ve selametlik oldu. “OL!” buyurdu ve oldu. Her şeye gücü yeten Rabbimiz, O’na istediği gibi gönlümüzü çevirdiğimiz takdirde, bizi yalnız bırakmayacağını vaat etmektedir. “Bana sığın ve tevekkül et. Ben sana yeterim.” demektedir. O halde neden İbrahim (as) gibi yüreklere sahip değiliz? Niçin Nemrutların ateşleri hâlâ yanmakta, niçin? Bunu düşünmeli ve kalbini gerçekten O’na çevirenler gibi, Efendimiz (sas) gibi, İbrahim (as) gibi bir yüreğe sahip olabilmeliyiz.

Güven, tevekkül ve teslimiyet. Müslüman bu üç kavramı algılayıp hayatına uygulayabildiği kadarıyla imanın tadına varır. Önce bedeni ve kalbiyle, Rabbinin istediği gibi O’na layık bir kul olma yolunda çaba göstermelidir. Bunun sonucunda da O’na yönelmeli ve “Rabbim! Beni görüyor ve duyuyorsun, arz etmesem de hâlimi biliyorsun. Sana sığındım, Sana güvendim. Tevekkülüm yalnız Sana’dır. Sen’den gelen her şeye razıyım. Sen bana yetersin.” deyip teslimiyetini gösterebilmelidir. “Kendisi olmuş ilah, Rabbi edinmiş kendine kul!” der ya şairimiz ve anlatır ya kulluk anlayışımızı, Allah’a isteklerimizi bir bir nasıl sıraladığımızı. Böyle bir kulluk değil, O’nların boyun eğişi gibi bir kulluktur, bizde olması gereken. Ve Hz. Hüseyin’in ellerini semâya açtığında ağzından dökülenlerdir ağzımızdan dökülmesi gereken…

“Allah’ım her gam ve kederde sığınağım, her sıkıntı ve zorlukta ümidim ve her musibette güvendiğim SENSİN. Kalpleri zayıflatan, kurtuluş yollarını kapatan, dostları kaçıran, düşmanları sevindiren nice gam ve musibetleri Sana şikâyet ettim. Başkalarından ümidi kesip Sana yöneldim. Ve Sen o gam ve üzüntüyü giderdin. Her nimetin sahibi ve her dileğin nihayeti de Sensin… Sen bizim Rabbimizsin.”

Ayşe KARAKOÇ

Raşit Tunca Net Board

KAROGLANIN PAYLAŞIMLARI
This it's a sample image

Dini ve Kültürel Bilgiler
Tasavvuf Bilgileri
PSD Grafikler
PNG Resimler
JPG Resimler
GIF Resimler
Flatcast Tema
Radyo indexleri
Ne Ararsanız Burada

Raşit Tunca Net Board iÇERiK

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi