Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Allah’ın Arşa İstiva Etmesi ile ilgili ayetler
#5
EL-AKÎDETU’T- TAHÂVİYYE VE ŞERHİ

"Cihet" Lafzı

Cihet lafzı ile bazen var olan şey kastedilebilir, bazen de olmayan bir şey kastedilebilir. Bilindiği gibi varlık sadece yaratan ve yaratılandan ibarettir. Eğer "cihet" lafzı ile Yüce ALLAH’tan başka bir varlık kastediliyor ise o takdirde bu bir mahluktur. Yüce ALLAH’ı ise hiçbir şey kuşatamaz, yaratıklarından hiçbir şey O’nu kuşatamaz. O bundan yücedir.
Eğer "cihet" ile olmayan bir şey kastediliyor ve bu da alemin üstünde olarak kabul ediliyor ise şunu belirtelim ki alemin dışında var olan sadece Yüce ALLAH’tır. Eğer: O bu itibarla bir cihettedir, denilecek olursa bu maksat doğru olabilir. Yani O, alemin fevkındedir. O bütün mahlukatın nihayetinde, bütün mahlukatın üstünde ve onlardan yücedir.
ALLAH’ın yücelerde oluşunu nefyetmek kastı ile cihet lafzını kabul etmeyenler, delilleri arasında şunları zikrederler: Bütün cihetler (yönler) yaratılmıştır, O ise yaratılmış olan bu yönlerden önce vardır. O’nun bir cihette olduğunu söyleyen kimsenin o takdirde alemin bir parçasının kadim olduğunu kabul etmesi de gerekir, yahut ta Yüce ALLAH’ın önceleri cihetten müstağni iken, sonradan bir cihette bulunduğunu kabul etmesi gerekir.
Bu ve benzeri lafızlar ancak şunu ifade eder: O mahlukatından hiçbir şeyin içinde değildir. Ona ister cihet adını verelim, ister vermeyelim, elbetteki bu doğru bir kanaattir. Ancak cihet var olan bir şey değildir, aksine itibari bir şeydir ve şüphesiz ki cihetlerin sonu yoktur. Sonsuz olan bir şeyde var olmayan bir şey ise yok demektir.

Tahâvî’nin; "Altı Cihet O’nu Kuşatamaz" Sözünden Maksat:

Tahâvî’nin -ALLAH ona rahmet etsin-: "Diğer mahlukat gibi altı yön (cihet) O’nu kuşatamaz" sözü mahlukatından hiçbir şey O’nu kuşatamaz demektir ve anlamı itibariyle doğrudur, gerçektir. Aksine O, herşeyi kuşatandır ve herşeyin üstünde olandır. İşte Tahâvî’nin kastettiği mana budur, çünkü ileride o şöyle diyecektir:
"O Yüce ALLAH herşeyi kuşatandır ve herşeyin üstündedir."
İşte; "Diğer yaratıklar gibi altı yön O’nu kuşatamaz" sözleri ile "O herşeyi kuşatandır ve üstündedir" sözlerini bir arada ele alacak olursak, onun maksadının Yüce ALLAH’ı hiçbir şeyin ihtiva edemediğini, hiçbir şeyin onu kuşatamadığını, O’nun dışındaki yaratıklara benzemediğini, Yüce ALLAH’ın herşeyi kuşatan ve herşeyin üstünde olduğunu kastettiği anlaşılır.

"Mi’rac haktır. Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem- İsra ile (geceleyin) yürütülmüştür. Uyanıkken bedeni ile Mi’rac’la semavata yükseltilmiştir. Daha sonra da yüce ALLAH’ın dilediği Yüceliklere çıkartılmıştır. ALLAH, ona dilediği ikramlarda bulunmuş ve vahyettiği şeyleri vahyetmiştir. "Kalb gördüğünü yalanlamadı" (Necm, 11), dünyada da, âhirette de Yüce ALLAH’ın salât ve selâmı olsun ona."

Mi’rac (yukarı doğru yükselmek) anlamındaki "el-uruc"dan gelen ve kendisi ile yukarı doğru çıkılan alet anlamındadır. Bu da merdiven ayarında bir şeydir, ancak onun nasıl olduğunu bilemeyiz. Bu da diğer gayb-i hususlar hükmündedir. Ona iman eder, keyfiyetini bilmek için ayrıca uğraşmayız.

İsra ve Mi’rac

Tahâvî -ALLAH ona rahmet etsin-: "Uyanıkken bedeniyle Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem- İsra ile (geceleyin) yürütülmüştür." diyerek İsra’ya işaret etmektedir.
İsra ile ilgili hadislerden anlaşılan sahih kanaate göre isra uyanıkken ve beden ile gerçekleşmiştir. Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya kadar Cebrail -Aleyhisselam-ın arkadaşlığı ile birlikte ve Burak’ın üzerinde binerek gerçekleşmiştir. Mescid-i Aksa’da inmiş ve peygamberlere imam olarak namaz kıldırmış, Burak’ı mescidin kapısının halkasına bağlamıştır. Onun Beytu Lahm’de inip, orada namaz kıldığı söylenmiş ise de hiçbir şekilde ondan böyle bir rivayet sahih olarak gelmemiştir.
Daha sonra Beytu’l-Makdis’ten aynı gece dünya semasına yükseltilmiştir. Cebrail ona kapının açılmasını istemiş ve ona kapı açılmıştır. Orada insanların ilk atası Adem’i görmüş, ona selam vermiştir. Adem -Aleyhisselam- ona; hoşgeldin demiş, ve selamını almış ve peygamberliğini ifade etmiştir.
Daha sonra ikinci semaya çıkartılmış, yine ona kapının açılması istenmiştir. Orada da Zekeriya oğlu Yahya’yı ve Meryem oğlu İsa’yı görmüş, onlarla karşılaşmış, onlara selam vermiş, onlar da onun selamını alarak güzel bir şekilde onu karşılamış, peygamberliğini ifade etmişlerdir.
Daha sonra üçüncü semaya çıkartılmış, orada da Yusuf -Aleyhisselam-ı görmüştür. Ona selam vermiş, o da selamını almış, güzel bir şekilde karşılamış, peygamberliğini ifade etmiştir.
Daha sonra dördüncü semaya yükseltilmiştir. Orada İdris -Aleyhisselam-i görmüş, ona selam vermiş ve onu güzel bir şekilde karşılayıp peygamberliğini dile getirmiştir.
Arkasından beşinci semaya çıkartılmıştır. Orada da İmran oğlu Harun’u görmüştür. Ona selam vermiştir. O da onu güzel bir şekilde karşılayarak, peygamberliğini ifade etmiştir.
Daha sonra altıncı semaya yükseltilmiştir. Orada da Musa -Aleyhisselam- ile karşılaşmıştır, ona selam vermiş, o da onu güzel bir şekilde karşılayarak, peygamberliğini dile getirmiştir. Onun yanından ayrılıp gidince Musa -Aleyhisselam- ağlamıştır, ona ne diye ağladın diye sorulunca bu sefer: Benden sonra peygamber olarak gönderilen bir kimsenin ummetinden cennete gireceklerin sayısı, benim ümmetimden oraya gireceklerin sayısından daha fazladır diye ağlıyorum, diye cevap vermiştir.
Daha sonra yedinci semaya çıkartılmıştır. Orada da İbrahim -Aleyhisselam- ile karşılaşmış ve ona selam vermiştir. O da onu güzel bir şekilde karşılayarak, peygamberliğini dile getirmiştir.
Sonra Sidretu’l-Muntehâ’ya çıkartılmıştır. Daha sonra da el-Beytu’l-Ma’mur ona yükseltilmiştir. Sonra da yüce ve isimleri mukaddes, cebbar olan ALLAH’ın huzuruna çıkartılmıştır. O’nun huzuruna bir yayın kirişlerinin bağlandığı noktalar kadar yahut daha da yakın olacak şekilde yakınlaşmıştır.[109]
Orada kuluna vahyettiklerini vahyetti. Ona elli vakit namazı farz kıldı, geri döndü, Musa’nın yanına vardığında, ona: Sana ne emrolundu? dedi.
Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem-: Elli namaz, deyince,
O: Senin ummetin bunun altından kalkamaz. Rabbinin huzuruna dön ve O’ndan ummetinin yükünü hafifletmesini dile, dedi.
Bu hususta Cebrail -Aleyhisselam-ın fikrini almak istercesine Cebrail’e dönüp baktığında, dilersen böyle yap diye işarette bulundu.
Bunun üzerine Cebrail, Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem-i yüce ve mubârak olan ALLAH’ın huzuruna -O yerinde iken- çıkarttı.

-Buharî’nin Sahih’indeki ve bazı rivayet yollarındaki lafız bu şekildedir.-

Bunun üzerine Yüce ALLAH üzerinden on vakti kaldırdı. Tekrar indi ve Musa’nın yanından geçti, durumu ona haber verdi. Yine O'na: Rabbine geri dön, O’ndan yükünü hafifletmesini dile, dedi.
Bu şekilde Musa -Aleyhisselam- ile yüce ve mubârak olan ALLAH arasında gidip geldi ve sonunda bu elli vakit beş vakte indi.
Musa ona tekrar Rabbine geri dönüp yükünün hafifletilmesini dilemesini istediği halde, o: Artık Rabbimden haya etmeye başladım. Bunun yerine razı oluyor ve teslim oluyorum, dedi.
Bu sefer bir munâdi’nin şöyle seslendiği işitildi:
Ben farzımı aynen emrettim ve kullarımın yükünü de hafiflettim.
Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem-in aziz ve celil olan Rabbini baş gözü ile görüp görmediği hususunda ashab’ın farklı görüşlerinden, doğru olanın onu kalbiyle gördüğü, baş gözü ile görmediği olduğuna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.
Yüce ALLAH’ın: "Gözüyle gördüğünü kalb yalanlamadı." (Necm, 11); "Andolsun ki onu diğer bir inişte de görmüştü." (Necm, 13) buyruklarına gelince, Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem-den sahih olarak gelen rivayete göre; burada görüldüğünden söz edilen kişinin Cebrail olduğu bildirilmektedir. Onu iki sefer yaratılmış olduğu aslî suretinde görmüş bulunmaktadır.
İsra’nın uyanıklık halinde ve beden ile birlikte olduğunun delillerinden birisi de Yüce ALLAH’ın: "Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan, çevresini mubârak kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren (ALLAH) munezzehtir." (İsra, 1) buyruğudur. Nasıl ki insan beden ve ruhun toplamını ifade ediyorsa, kul da beden ve ruh’un toplamından ibarettir. İfadenin mutlak olarak kullanılması halinde bilinen anlamı budur. Doğrusu da budur, o halde İsra da bu şekilde gerçekleşmiştir ve aklen bu imkansız bir şey değildir.
Önce Beytu’l-Makdis’e, İsra’nın hikmeti nedir? diye sorulacak olursa, cevabı şudur:
-Doğrusunu en iyi bilen ALLAH’tır ya- Bu, Rasûlullah -SallALLAHu aleyhi vesellem-in Mi’rac’a yükseldiği iddiasının doğruluğunun ortaya çıkması için olmuştur. Kurayş ona (iddiasının doğruluğunu isbatlamak için) Beytu’l-Makdis’in sıfatlarının neler olduğunu sormuştu. O da onlara sıfatlarını, niteliklerini anlatmış (Buhârî 3886, 4710; Muslim 170; Musned, I, 309) ve yolda gelmekte olan kervanlarının halini dahi onlara haber vermişti. (Musned, I, 374; İbn Kesir, III, 15)
Eğer onun semaya yükselişi doğrudan Mekke’den olsaydı, bu husus gerçekleşmezdi. Zira onlara sema ile ilgili haber vermiş olsaydı, buna muttalî olmalarına da imkan olmazdı. Halbuki onlar Beytu’l-Makdis’i tanıyorlardı. Onlara da bunun niteliklerini haber vermişti.
Mi’rac hadisinde konu üzerinde iyice düşünen kimsenin açıkça anlayacağı gibi değişik akımlardan Yüce ALLAH’ın uluvv (yücelik) sıfatının sabit olduğuna delil bulunmaktadır. Başarı ALLAH’tandır.

"Yüce ALLAH’ın ona ikram ve ümmetine de bir yardım olmak üzere lutfedeceği Havz da haktır."

[109] Bu cümle Buharî’nin Sahih’inde Şerik b. Abdullah b. Ebi Nemr yoluyla yer alan fazlalıklardan birisidir. Bu cümle Şerik’in tek başına rivayet ettiği yanılmalarından sayılır. Aslında şarih’in (İbn Ebi’l İzz’in) buna dikkat çekmesi gerekirdi.
el-Hattabî der ki: Bu rivayette varid olan sarkıp, yaklaşmanın yüce ALLAH’a nisbet edilmesi genel olarak bütün selef’e, ilim adamlarına, önceki ve sonraki tefsir alimlerinin kanaatine muhaliftir. Bu hadis Şerik’ten başkasının yolundan Enes’ten rivayet edilmiş olmakla birlikte bu ağır lafızlar o rivayette yoktur. Bu husus ise bu rivayetteki bu lafızların Şerik tarafından katılmış olduğu kanaatini pekiştirmektedir.
Abdu’l-Hak el-İşbili de “el-Cem’u Beyne’s-Sahihayn” adlı eserinde şunları söylemektedir: Burada Şerik meçhul bir fazlalık katmış bulunmakta ve bilinmeyen bir takım lafızlar zikretmiş olmaktadır. İsra ile ilgili hadisleri hafızlar topluluğu rivayet etmiş olmakla birlikte Şerik’in zikrettiği bu lafzı onlardan zikreden kimse yoktur. Şerik ise hafız değildir.
İbn Kesir de Tefsir’inde (IIV, 3) şunları söylemektedir:
Şerik b. Abdullah b. Ebi Nemr bu rivayetinde başka rivayetlerle çatışan lafızları zikretmiştir. O bu hadisi kötü bir şekilde hıfzetmiş ve iyice tesbit (zabt) edememiştir.
Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî de şunları söylemektedir: Şerik’in rivayetinde, Peygamber (sallALLAHu aleyhi ve sellem)in Rabbini gördüğü iddiasında bulunanların kanaatine uygun münferiden naklettiği bir fazlalık vardır. O bununla: “Daha sonra aziz olan cebbar Rab yaklaştı, sarktı ve bir yayın kirişlerinin bağlandığı iki nokta kadar veya daha yakın bir mesafeye geldi” sözlerini kastetmektedir.
Âişe, İbn Mes’ud ve Ebu Hurayra (radiyALLAHu anhum)un bu âyetlerdeki “görme”yi Cebrail’in görülmesine yorumlamaları ise daha doğrudur.
İbn Kesir der ki: Bu meselede Beyhakî’nin söyledikleri hakkın kendisidir. Çünkü Ebu Zerr (r.anh): Ey ALLAH’ın Rasûlü, Rabbini gördün mü? diye sorunca Peygamber: “O bir nurdur, O’nu nasıl görebilirdim” diye cevap vermiştir. Bir başka rivayette de: “Ben bir nur gördüm” demiştir. Bunu da Muslim rivayet etmiştir.

Yüce ALLAH’ın: ”Sonra yaklaşıp, sarktı.” (Necm, 8) buyruğunda kastedilen Cebrail aleyhisselam dır. Nitekim bu husus Buharî ve Müslim’den, mü’minlerin annesi Aişe’den ve İbn Mes’ud’dan böylece sabit olmuştur. Aynı şekilde Ebu Hureyre’den gelen ve Sahih-i Müslim’deki rivayet te böyledir. Bu âyet-i kerîme’nin bu şekilde tefsir edilmesi hususunda Ashab-ı Kiram arasından onlara muhalefet eden bir kimsenin olduğu bilinmemektedir.
Bu hadiste yine Şerik’ten başkasının zikretmeyip, tek başına Şerik’in naklettiği bir başka lafız da vardır ki yine müellifimiz bu lafzı burada kaydetmiştir. O da: “Cebrail onu yüce ve mubârak olan Cebbar’ın huzuruna -O yerinde olduğu halde- götürünceye kadar onu yükseltti” ifadeleridir.



'Arş ve Kursî

Nitekim Yüce ALLAH da Kitabında böyle açıklamıştır: "Arş’ın sahibidir, Mecîd’dir." (el-Buruc, 85/15);
"O dereceleri yükseltendir, 'Arş’ın sahibidir." (el-Mu’min, 40/15);
"Rahman 'Arş’a istivâ etti." (Tâhâ, 20/5);
"Sonra 'Arş’a istivâ etti." (el-A’raf, 7/54) ve Kur’ân-ı Kerîm’de daha bir çok âyet-i kerîme’de 'Arş’tan söz edildiğini görüyoruz:
"O’ndan başka hiçbir ilah yoktur, şerefi büyük Arş’ın Rabbi O’dur." (el-Mu'minûn, 23/116)
"ALLAH O’dur ki O’ndan başka ilah yoktur. Çok büyük Arş’ın Rabbidir." (en-Neml, 27/26);
"Şu Arş’ı yüklenenler ve etrafında bulunanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler." (el-Mu’min, 40/7);
"O gün de üstlerinde bulunan sekiz (melek) Rabbinin 'Arş’ını yüklenirler." (el-Hâkka, 69/17);
"Melekleri de 'Arş’ın etrafını kuşatmış görürsün. Rablerini hamd ile tesbih ederler." (ez-Zumer, 75)

Sahih’te rivayet olunmuş, sıkıntı anlarında yapılacak duada da şu ifadeler geçmektedir:
"ALLAH’tan başka hiçbir ilah yoktur. O pek büyüktür, Halim’dir. ALLAH’tan başka ilah yoktur, O büyük 'Arş’ın Rabbidir. ALLAH’tan başka ilah yoktur. Göklerin Rabbidir, yerin Rabbidir, kerim olan Arş’ın Rabbidir."
(Buhârî 6345, 6346, 7426, 7431; Muslim 2730)

Buharî’nin Sahih’inde de Rasûlullah -SallALLAHu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "ALLAH’tan cenneti istediğiniz zaman Ondan Firdevs’i isteyiniz. Çünkü o cennetin en yükseği, cennetin en orta yeridir. O'nun üstünde de Rahman’ın 'Arş’ı vardır."
(Buhârî 7423, Musned, III, 335)

"O’nun üstünde" anlamındaki kelime zarf olarak anlaşılacak şekilde nasb ile rivayet edildiği gibi, onun tavanı Rahman’ın 'Arş’ıdır, anlamına gelecek şekilde mubtedâ olarak ref, ile de rivayet edilmiştir.
Kelam bilginlerinden bir kesimin kanaatine göre 'Arş, bütün yönleri ile dairesel ve her yönden kâinatı kuşatan bir yörünge şeklindedir. Kimi zaman 'Arş’a "el-Feleku’l-Atlas" ile "el-Feleku’t-Tasi’ (dokuzuncu felek)" adını verdikleri de olur.
Ancak bu doğru değildir, zira şeriatte sabit olduğuna göre 'Arş’ın bacakları vardır ve melekler onu taşır. Nitekim Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem- şöyle buyurmaktadır:
"İnsanlar baygın düşecekler. İlk ayılan kişi ben olacağım. Bir de ne göreyim, Musa 'Arş’ın bacaklarından birisini yakalamış. Bilemiyorum, benden önce mi ayılmış olacaktır, yoksa Tur’daki baygınlığının karşılığı mı ona verilmiş olacaktır?"
(Buhârî 2411, 3408, 6518, 7428; Muslim 2773; Ebû Dâvûd 4671; Musned, II, 264)

Sözlükte 'Arş hükümdara ait olan tahttan ibarettir. Nitekim Yüce ALLAH Belkıs’in arşı ile ilgili olarak: "Onun bir de büyük bir arşı (tahtı) var." (Neml, 3) diye buyurmaktadır.
'Arş bir felek değildir. Arablar da ondan böyle bir mana anlamazlar, Kur’ân-ı Kerîm’de Arabca inmiştir. O halde 'Arş meleklerin taşıdığı ve bacakları olan bir tahttır. Âlemin üzerinde kubbe biçimindedir, o bütün mahlukatın tavanı durumundadır.
ALLAH’ın kelamını tahrif ederek 'Arş’ı mulk ve egemenliğin ifadesi olarak yorumlayanlar acaba Yüce ALLAH’ın şu buyruğunu nasıl açıklarlar:
"O günde üstlerinde bulunan sekiz (melek) Rabbinin 'Arş’ını yüklenir." (el-Hâkka, 17);
"Arş’ı da su üstünde iken..." (Hûd, 7)
Acaba bunlar: O gün Yüce ALLAH’ın mülkünü sekiz melek yüklenir, O’nun mülkü su üzerinde idi mi, diyorlar? Buna göre Musa -Aleyhisselam- da mülkün bacaklarından birisini mi yakalamış olacaktır? Hiç ne söylediğini bilen, aklı başında bir kimse böyle bir şey söyler mi?
Kursî’ye gelince Yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır: "O’nun Kursîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır." (el-Bakara, 255)
Kursî’nin 'Arş ile aynı şey olduğu söylenmiştir. Ancak doğru olan ondan başka bir şey olduğudur. Bu husus İbn Abbas -RadıyALLAHu anh’ın yanısıra İbn Ebi Şeybe’nin Sıfatu’l-Arş kitabında ve Hâkim’in Mustedrak’inde kaydettikleri gibi başkalarından da rivayet edilmiştir.
O’nun Kürsî’sinin ilmi olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama İbn Abbas’a da nisbet edilmiştir.
(Taberî, Câmiu'l-Beyân, 5787, 5788)

Ancak ondan gelen sağlam rivayet az önce geçtiği üzere İbn Ebi Şeybe’nin naklettiği rivayettir. Bundan başka açıklamalarda bulunanların ise mucerred zannın dışında herhangi bir delili yoktur. Açıkça anlaşıldığı kadarıyla bu gibi açıklamalar da 'Arş hakkında söylenen sözler gibi yerilmiş kelamcıların dağarcıklarındandır. Kürsî olsa olsa selef’ten birden çok kimsenin söylediği gibi 'Arş’ın önündedir.

"O’nun Arş’a da, Arş’ın dışındaki varlıklara da ihtiyacı yoktur. O herşeyi kuşatandır ve herşeyin üstündedir. Bütün mahlukat ise böyle bir kuşatıcılıktan âcizdir."

Tahâvî’nin -ALLAH ona rahmet etsin-: "O’nun Arş’a da, Arş’ın dışındakilere de ihtiyacı yoktur" sözüyle ilgili olarak Yüce ALLAH’ın şu buyruklarını hatırlatalım:
"Şubhesiz ki ALLAH âlemlere muhtaç değildir." (Al-i İmran, 3/97);
"Ey insanlar! ALLAH’a muhtaç olan sizlersiniz, ALLAH ise O, kimseye muhtaç olmayandır. Her hamde layık olandır." (Fâtır, 35/15)

Tahâvî’nin -ALLAH ona rahmet etsin- burada bu ifadeleri kullanmasının sebebi şudur:
O 'Arş ve Kursî’yi söz konusu ettikten sonra O’nun 'Arş’a da, 'Arş’ın dışındaki varlıklara da muhtaç olmadığını dile getirerek, 'Arş’ı yaratıp üzerine istivâ etmesinin, bu ona olan bir ihtiyacından ileri gelmediğini açıklamak istemiştir. O bunu ihtiyacı dolayısıyla yaratmamıştır. Aksine bunu gerektiren bir hikmeti vardır.
Üstte olanın, altta olanın üzerinde olması altta olanın, üstte olanı ihtiva edip onu kuşatmasını, onu taşıyor olmasını gerektirmediği gibi; üstte olanın, altta olana muhtaç olmasını da gerektirmez. Yüce Rabbimiz bundan çok daha büyüktür, yücedir. O’nun yüceliğinin böyle bir hususu gerektirmesinden münezzehtir. Aksine O’nun yüceliğinin gerekleri kendine has özelliklerindendir. Bu da kendi kudretiyle altta olanı taşımasıdır. Altta olanın, O’na muhtaç olmasıdır. Kendisinin ise alttakine muhtaç olmaması ve O’nu kuşatıcı olmasıdır.
Yüce ALLAH 'Arş’ın üstündedir. Bununla beraber O 'Arş’ı ve 'Arş’ı taşıyanları kudretiyle birlikte taşır, 'Arş’a da muhtaç değildir. Buna karşılık 'Arş’ın (var olmak için) ona ihtiyacı vardır. O 'Arş’ı da kuşatır, fakat arş onu kuşatmaz. O 'Arş’ın sınırlarını hasretmiştir, ancak 'Arş onu hasredemez. İşte bunlar Yüce ALLAH hakkında söz konusu olup mahlukatta bulunmayan özelliklerdir.
ALLAH’ın yüceliğini nefyeden Muattile şâyet bu hususu bu şekilde etraflı olarak ele almış olsalardı dosdoğru yola hidayet bulurlar, aklın indirilen vahye mutabık olduğunu anlarlar, delilin peşinden yol alırlardı. Fakat onlar delilden uzak düştükleri için yolu da kaybettiler.
Bu hususta mesele İmam Malik -ALLAH’ın rahmeti üzerine olsun-in dediği gibidir. Ona Yüce ALLAH’ın: "Sonra 'Arş’a istivâ etti." (el-A’raf, 54) buyruğu hakkında: Nasıl istiva etti? diye sorulunca şu cevabı vermiştir:
“İstivânın ne demek olduğu bilinmektedir, keyfiyet ise meçhuldür.”
Aynı cevab Ummu Seleme -RadıyALLAHu anh-dan mevkuf olarak da Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem-e, merfu olarak da rivayet edilmektedir.
"O herşeyi kuşatandır ve O, herşeyin üstündedir." ifadesi bazı nushalarda: "O’nun üstündeki herşeyi kuşatıcıdır" şeklindedir. Ancak doğru olan birinci nushadır. Bunun da anlamı şudur: O herşeyi ve herşeyin üstündekileri kuşatıcıdır.

İkincisinin anlamı da: O 'Arş’ın üstündeki herşeyi kuşatıcıdır, şeklindedir. Bu da -doğrusunu en iyi bilen ALLAH’tır ya- ya bazı mustensih’lerin yanılarak düşürdüğü bir harf sonucudur, sonra bazıları bu nushadan istinsah edegelmişlerdir, yahut ta sapık bazı tahrifçiler fesat kastıyla ve Yüce ALLAH’ın fevkıyyet sıfatını inkar amacıyla bilerek düşürmüş olabilirler. Yoksa 'Arş’ın bütün mahlukatın üstünde olduğuna dair delil açıkça ortadadır. Mahlukattan O'nun üzerinde de hiçbir varlık yoktur. Dolayısı ile durum bu olduğuna göre; "'Arş’ın üstündeki herşeyi kuşatıcıdır" şeklindeki ifadesinin bir anlamı olamaz. Zira arşın üstünde kuşatılacak bir yaratık bulunmamaktadır. Buna göre doğru olan birinci şekilden başkası olamaz, anlamı da şöyle olur: Yüce ALLAH herşeyi kuşatandır ve herşeyin üstündedir.
Onun herşeyi kuşatıcı olmasına gelince, Yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır: "Halbuki ALLAH onları arkalarından kuşatandır." (el-Burûc, 85/20);
"Uyanık olun, muhakkak O herşeyi kuşatandır." (Fussilet, 41/54);
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi ALLAH’ındır. ALLAH herşeyi kuşatıcıdır." (en-Nisa, 4/126)
Burda O’nun mahlukatını kuşatıcılığından kasıt, O’nun felek gibi olduğunu anlatmak ve mahlukatın O’nun mukaddes zatının içinde kaldığını söylemek değildir. Yüce ALLAH bundan yücedir, munezzehtir. Bundan kasıt ancak şudur:
Bu kuşatıcılık azamet, genişlik, ilim ve kudret kuşatıcılığıdır. Mahlukatın onun azametine nisbeti ancak bir hardal tanesi gibi olabilir. Nitekim İbn Abbas -RadıyALLAHu anhuma-'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Yedi semavat, yedi arz, onların içindekiler ve onların aralarında bulunanlar Rahman olanın elinde ancak sizden herhangi birinizin elindeki bir hardal tanesi gibidir.
-En yüce misal elbette ki ALLAH’a mahsustur- bilindiği gibi bizden herhangi bir kimsenin elinde bir hardal tanesi varsa, dilerse onu avucunun içerisine alır ve avucu onu çepeçevre kuşatır. Dilerse onu altında bırakır. Her iki halde de o bu hardal tanesinden ayrı ve farklıdır. Ondan yücedir ve bütün yönleriyle onun üstündedir.
Hiçbir vasfın azametini kuşatamayacağı o azim olanın azametini nasıl tasavvur etmeliyiz? Eğer dilerse o bugün dahi semavatı ve arzı avucu içerisine alır ve kıyamet gününde bunlara yapacağının bir benzerini bugün yapabilir. Çünkü kıyamet gününde şu anda sahip bulunmadığı bir kudrete o vakit yeniden sahip olacak değildir. Bununla birlikte akıl Yüce ALLAH’ın kainatın bir takım parçalarına -semavatının üzerinde ‘Arş’ının üstünde olmakla birlikte- yakınlaşmasını yahut ta yarattıklarından dilediği kimseyi kendisine yaklaştırmasını nasıl uzak görebilir? Bunu kabul etmeyen, Yüce ALLAH’ı layıkı veçhiyle takdir etmiş olamaz.



Üstte Oluş

Yüce ALLAH’ın kainatın üstünde oluşu ile ilgili olarak da şöyle buyurulmuştur:
"Kullarının üstünde kahir olandır O." (el-En’âm, 18 ve 61);
"Üstlerinde olan Rablerinden korkarlar..." (en-Nahl, 50)

Ebu Hurayra -RadıyALLAHu anh-dan rivayete göre Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur:
"ALLAH mahlukatı yaratma hükmünü verdiğinde, kendisinin nezdinde 'Arş’ın üstünde bulunan bir kitaba şunları yazdı: Şubhesiz Benim rahmetim, gazabımı geçmiştir."
(Buhârî 3194, 7404, 7422, 7453, 7553, 7554, Muslim 2751)

Bir başka rivayette de; "Rahmetim gazabıma galib gelir" şeklindedir.
Bu hadisi Buharî ve başkaları rivayet etmiştir.
Müslim de Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem-in Yüce ALLAH’ın: "O hem ilk’tir, hem âhir’dir, hem zahir’dir, hem batın’dır." (Hadid, 57/3) buyruğunu şu sözleriyle açıkladığını rivayet etmektedir:
"Sen ilksin, Sen’den önce hiçbir şey yoktur, Sen âhirsin, Sen’den sonra hiçbir şey yoktur. Sen zahir’sin, Senin üstünde hiçbir şey yoktur. Sen batın’sın, Sen’den öte hiçbir şey yoktur."
(Muslim 2713; Ebû Dâvûd 5051; Tirmizî 3397; İbn Mâce 3873; Musned, II, 381, 404)

Burada zahir olmaktan kasıt üstte, yukarda oluştur. Yüce ALLAH’ın şu buyruğunda da bu kelime bu anlamda kullanılmıştır: "Artık O’na zahir olamadılar." (el-Kehf, 97) yani O’nun üstüne çıkamadılar.
Bu dört isim karşıt isimlerdir. Bunların ikisi Yüce Rabbimizin ezeli ve ebedi oluşu ile, ikisi de yüceliği ve yakınlığı ile ilgilidir. Kureyza oğulları günü Sâd b. Mu'az onlar hakkında savaşçılarının öldürülmesi, çoluk çocuklarının da esir alınması şeklinde hüküm vermesi üzerine Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştu:
"Andolsun ki onlar hakkında yedi semanın üstünden mutlak melik (egemen olan ALLAH) ın hükmü ile hüküm vermiş bulunuyorsun."
Bu sahih bir hadistir, bunu el-Umevî, Meğazî’sinde rivayet etmiş olup, aslı Buharî ile Muslim’in Sahih’lerindedir. (Buhârî 3043, 3804, 4121, 6262; Muslim 1768; Musned, III, 22)

Buharî’de yer alan rivayete göre Zeyneb -RadıyALLAHu anh-, Peygamber -SallALLAHu aleyhi vesellem-in diğer hanımlarına karşı övünür ve şöyle dermiş:
"Sizleri akrabalarınız evlendirdi, beni ise ALLAH yedi semanın üzerinden evlendirdi."
(Buhârî 7420; Tirmizî 3213; Nesaî, VI, 80)

Ömer -RadıyALLAHu anh-dan rivayete göre bir seferinde yaşlı bir kadının yanından geçerken, bu kadın onu durdurmuş o da onunla birlikte durup onunla konuşmaya koyulmuş.
Bir adam: Ey mu’minlerin emiri, bu yaşlı kadından ötürü sen insanları beklettin deyince, şöyle cevab vermiş:
Yazık sana, sen bunun kim olduğunu biliyor musun? Bu, Yüce ALLAH’ın şikayetini yedi semanın üstünden dinleyip kabul ettiği kadındır. Bu, Yüce ALLAH’ın hakkında:
"Kocası hakkında seninle mucadele eden ve ALLAH’a şikayet etmekte olan kadının sözünü elbetteki ALLAH işitmiştir." (Mucadele, 1) buyruğunu indirdiği Havle’dir.
Bu hadisi de Darimî rivayet etmiştir.
(er-Redd Ale'l-Cehmiyye, s. 26'da)

Rasûlullah -SallALLAHu aleyhi vesellem-in hadislerini, selef’in sözlerini duyan bir kimse bu sözler arasından Yüce ALLAH’a fevkıyyet (yukarda oluş)'in izafe edildiği, sayılamayacak kadar çok ifade tesbit edebilir.
Şubhe yok ki Yüce ALLAH, mahlukatı yarattığında onları kendi mukaddes zatı içerisinde yaratmamıştır. O bundan pek yücedir, O Ehad’dir, doğmamış ve doğurmamış olan Samed’dir. O halde onları kendi zatı dışında yaratmış olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Yüce ALLAH kendi nefsiyle kaim, âleme karışmamış alemle iç içe olmamak vasıfları ile birlikte zatı ile fevkıyyet (yukarda oluş) sıfatına sahip kabul edilmezse, bunun zıttı sıfatlara sahip demektir. Çünkü bir şeyi kabil olan o şeyden yahut onun zıttından uzak kalamaz.
Bizler O’nun fevkıyyeti kabil olduğunu -onu nefyetmekten ötürü zıttının sabit oluşu söz konusu olmasın diye- kabul edemeyiz, denilecek olursa şöyle cevap verilir:
Eğer Yüce ALLAH, uluvv (yüksekte oluş) ve fevkıyyet (yukarda oluş)u kâbil değil ise, O’nun kendi başına var olan bir hakikati söz konusu olamaz. Sizler O’nun kendi başına varlığı ortada olan bir zat olduğunu ve âlem ile içiçe yahut karışık olmadığını, âlemin dışında var olduğunu kabul ettiğinize göre; O’nun varlığı sadece bir zihnî varlık olmasa gerektir. Aksine O’nun, zihinlerin dışında kat’î olarak varlığı söz konusudur.
Bütün akıl sahibi kimseler kesin olarak şunu bilirler: Bu şekilde bir varlığa sahip olan bir zat ya âlemin içindedir, ya âlemin dışındadır. Bunu inkâr etmek ise hiç şüphesiz kesin ve apaçık işlerin en açık ve belirgin olanını inkar etmek demektir. Buna dair hangi delil getirilirse getirilsin mutlaka O’nun kainattan ayrı bir varlık olduğuna dair bilgi daha açık ve daha kesinlikle ortada olan bir gerçektir.
Üstte oluş ve yukarda oluş bir kemal sıfatı olup bunda bir eksiklik yoktur, eksikliği gerektirmediğine, bir mahzur taşımadığına, Kitaba, sünnete ve icma’a aykırı olmadığına göre bunun hakikatini nefyetmek, batıl’ın ta kendisi ve kesinlikle hiçbir şer’î hükmün ifade etmediği imkansız bir iddia olur.
O halde bunu (üstte ve yüksekte olşunu) kabul etmeksizin O’nun varlığını kabul etmek, peygamberlerini tasdik etmek, Kitabına ve rasûlünun getirdiklerine iman etmek, söz konusu olmayacağına göre; bir de bunlara sağlıklı akılların, dosdoğru fıtratların, Yüce ALLAH’ın mahlukatının üstünde oluşuna ve kullarının fevkinde bulunuşuna dair yaklaşık yirmi tür civarında çeşitli ve muhkem nass’ların varid olduğunu da katacak olursak (O’nun ulviyyetini ve fevkıyyetini kabul etmeksizin bütün bunlara iman nasıl mümkün olabilir?)

EL-AKÎDETÜ’T-TAHÂVİYYE VE ŞERHİ

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Cevapla


Bu Konudaki Yorumlar
RE: Allah’ın Arşa İstiva Etmesi ile ilgili ayetler - Yazar: RasitTunca - 11-13-2024, 11:51 PM

Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
Dini-1 Kibir Hakkında Ayetler RasitTunca 1 1,658 10-31-2019, 11:28 PM
Son Yorum: RasitTunca
Dini-1 Kurandaki Hesap ve Hasib ile ilgili ayetler ve elhasibu Allah RasitTunca 0 3,017 07-17-2018, 04:23 PM
Son Yorum: RasitTunca
Oku-1 Kuran-ı Kerimdeki Şeytan ile ilgili Ayetler RasitTunca 0 2,990 07-08-2018, 11:32 AM
Son Yorum: RasitTunca

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi