11-13-2024, 11:52 PM
EL-AKÎDETU'L-VASITIYYE VE ŞERHİ
İstivâ Sıfatı:
"Yüce ALLAH’ın: "Rahman arşa istivâ etti" buyruğu yedi [Şerh ile birlikte basılmış olan nüshada böyledir. Ancak el yazması nusha ile Fetâvâ’daki ifade şöyledir: “Yine yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır: “Rahman (olan ALLAH) arşa istiva etti.”; “Sonra arşa istiva etti ” buyruğu altı yerde geçmektedir...” Bu daha doğrudur, çünkü ikinci âyet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm’de sadece altı yerde geçmektedir.] yerde geçmektedir:
el-A’raf suresinde: "Şubhesiz Rabbiniz O ALLAH’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arşa istivâ etti." (el-A’raf, 7/54)
Yunus -aleyhisselâm- suresinde şöyle buyurmaktadır:
"Şubhesiz ki sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arş üzerine istivâ eden ALLAH’tır." (10/3)
er-Râd suresinde de şöyle buyurmaktadır:
"ALLAH O’dur ki gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükseltmiştir. Sonra arş üzerinde istiva etmiştir." (er-Rad, 13/2)
Ta-ha suresinde de şöyle buyurmaktadır:
"Rahman arşa istivâ etti." (20/5)
el-Furkan suresinde de şöyle buyurmaktadır:
"Sonra arş üzerinde istiva edendir. Rahman’dır." (el-Furkan, 25/59)
Elif. Lam. Mim es-Secde suresinde de şöyle buyurmaktadır:
"ALLAH göklerle yeri ve onların aralarında olanları altı günde yaratan sonra arşa istivâ edendir." (es-Secde, 32/4)
el-Hadid suresinde de şöyle buyurmaktadır:
"O, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra da arş’a istivâ edendir." (el-Hadid, 57/4) [Yedi âyetin tamamı el yazma nüshada yer almamaktadır]
"Rahmân arş üzerine istivâ etmiştir..." buyruğu şanı yüce ALLAH’ın arşın üzerine istivâ ettiğini haber verdiği bu yedi yerde geçmektedir. Hepsinin de sabit oldukları kesindir. Çünkü bu yedi buyruk ta ALLAH’ın kitabında yer almaktadır. Cehmiye mensubu muattıl bir kimse bunları red de edemez, inkar da edemez. Aynı şekilde bu buyruklar bu hususta gayet açıktır. Herhangi bir te’vil ihtimali yoktur. Çünkü "istiva" lafzı dilde "alâ: ...e, a, üzerine" ile geçiş yaptığı takdirde bu lafızdan ancak yükseklik ve yükseğe çıkış anlaşılır. Bundan dolayı selef’in bu lafzı açıklaması dört türlü tabir ile gelmiş ve bunların dışına çıkmamıştır. Bu dört türlü açıklamayı büyük ilim adamı İbnu’l-Kayyım’ın "en-Nûniyye" [el-Herrâas’ın şerhi, I, 215; Ahmed b. İsa’nın şerhi, I, 440.] diye bilinen şiirinde şu ifadeleri ile dile getirmektedir:
"Onların bu hususta dört türlü ibareleri vardır,
İyi süvari ve iyi mızrak kullanan kimse bunları öğrenebilmiştir.
Bu dört açıklama: İstikrar etti (yerleşti) üstüne çıktı ve aynı şekilde,
Üzerine yükseldi şeklinde olup, bunda herhangi bir tepki yoktur.
Yine dördüncüsü olan suûd etti (üzerine çıktı) da böyledir.
Ki eş-Şeybanî’nin arkadaşı Ebu Ubeyde Tefsirinde bu görüşü tercih etmektedir.
O elbette Cehmî’den daha iyi Kur’ân’ı bilen birisidir."
O halde ehl-i sünnet ve’l-cemaate göre yüce ALLAH’ın kendi zatı hakkında haber verdiği şekilde arşı üzerinde kendi yüce zatının bildiği bir keyfiyet ile yarattıklarından ayrı olmak üzere istiva etmiştir. Nitekim Malik ve başkaları da: "İstiva"nın ne demek olduğu bilinmektedir, ancak keyfiyeti meçhuldür." [Daha önce Tefvid’in anlamı başlığı altında geçmiş idi] diye açıklamışlardır.
Ta’tilcilerin körükledikleri, istivanın kabul edilmesi halinde doğru olmayan birtakım şeylerin de kabul edilmesi gerekir, şeklindeki ifadeler bizim için bağlayıcı değildir. Çünkü bizler, onun arşın üzerinde oluşu herhangi bir mahlukun, bir başka mahlukun üzerinde oluşu gibidir, demiyoruz.
Bu sarih âyet-i kerîmeleri onların şaşkınlık ve tutarsızlıklarına delâlet eden şekilde bozuk te’villerle zahiri anlamlarından uzaklaştırma çabalarına gelince... Mesela "istiva" lafzını "istila" diye açıklamaları buradaki "alâ: üzerine" lafzını "ilâ: e, a" anlamına yorumlayışları ile "istivâ" lafzını "kastetmek" anlamına alışları şeklindeki yorumlarına ve cehmiyecilik ve ta’tilin sancağını taşıyan Zahid el-Kevserî’nin [Adı Muhammed Zahid b. el-Hasen b. Ali el-Kevserî’dir. Aslen çerkezli hanefi mezhebine mensubtur. Cehmiyye itikadını savunur. 1296 h. yılında doğmuş. 1371 h. yılında vefat etmiştir] naklettiği diğer açıklamaların tümüne gelince, bunlar batıl açıklamaları körüklemekten ve hakkın şeklini değiştirmekten başka bir şey değildir. Bunun onlara az olsun, çok olsun hiçbir faydası olmaz.
Keşke bu Muattile’nin neler söylemek istediklerini bir bilebilseydik.
Acaba bunlar: 'Semada kendisine yönelinecek bir Rab, arşın üzerinde kendisine ibadet olunan bir ilah yoktur', mu demek istiyorlar?
O halde O nerededir?
ALLAH Semâdadır:
Belki de bizlerin "nerededir" diye ona dair soru sormamıza gülebilirler, fakat yaratılmışların en mükemmeli, rablerini en iyi bilenleri olanın (ALLAH’ın salat ve selamları ona olsun) ALLAH hakkında: "Nerede" diye soru sorduğunu unutuyorlar. O cariyeye: "ALLAH nerededir?" diye sormuş ve: "semadadır" diye cevab vermesini de beğenmişti.
[Sahih bir hadis olup, ileride “yukarıda ve üstte oluş” başlığında kaynakları gösterilecektir.]
Aynı şekilde: Rabbimiz semavâtı ve arzı yaratmadan önce nerede idi? diye soran kimseye de O : Tek başına vardı, O’ndan başka bir varlık yoktu... diye cevab vermiştir.
[Ebu Rezîn el-Ukaylî (r.anh)’ın rivayet ettiği hadise işaret etmektedir. Dedi ki: Ey ALLAH’ın Rasûlü! Rabbimiz bu mahlukatını yaratmadan önce nerede idi, diye sordum. O: “Tek başına başka hiçbir varlık bulunmaksızın o vardı. Altı hava, üstü hava (boşluk) idi. Arşını da su üzerinde yarattı.”
Bu hadisi Tirmizî, Tefsir, ve min sureti Hud, (Tuhfetu’l-Ahvezi, VIII, 528)’de rivayet etmiş, hasen olduğunu belirtmiştir. İbn Mace’de, Mukaddime, fi mâ enkerat el-Cehmiyye’de; Ahmed, Musned, IV, 11’de rivayet etmişlerdir.
el-Arnavut der ki: Hadisin senedinde Vekî’ b. Udus -yahut Hudus- adındaki ravi vardır. İbn Habban dışında buna sika diyen olmamıştır. Geri kalan ravileri ise sika -güvenilir- ravilerdir. Bununla birlikte Tirmizî ve başkaları bu hadisin hasen olduğunu belirtmişlerdir.” Bk. Camiu’l-Usul, 1989; el-Elbanî ise es-Sünne’nin tahricinde (No: 216) zayıf olduğunu belirtmiştir. Hadiste geçen “el-ama” lafzının onunla beraber hiçbir varlık yoktur şeklindeki açıklamayı da Yezid b. Harun yapmıştır.]
Peygamber -SallALLAHu aleyhi ve sellem-’dan böyle soru soranı azarladığına yahut ta ona: Sen yanlış bir şekilde soru sordun, dediğine dair bir rivayet gelmemiştir.
Bu hususta binbir dereden su getirmeye çalışan kimsenin en ileri derecede söyleyebileceği söz şudur:
Yüce ALLAH vardı ve o zaman mekân diye birşey yoktu. Sonra mekânı yarattı, şu anda o mekânı yaratmadan önceki hali üzeredir.
Acaba ALLAH varken olmayan mekân ile bu tahrifçinin kastettiği nedir?
O bununla âlemin kapsamı içerisine giren varlık mekânlarını mı kastetmektedir?
Bunlar sonradan yaratılmış mekanlardır. Bizler ise yüce ALLAH’ın sonradan yaratılmış bu mekanların herhangi birisinde olduğunu söylemiyoruz. Zira onun bu yarattığı varlıklardan hiçbir şey O’nu kuşatamaz ve O’nu sınırlayamaz. Eğer hiçbir varlığı bulunmayan katıksız boşluk demek olan yokluk mekanını kastediyorsa, bu durumda:
Orada bir yaratma yoktur, denilemez. Çünkü böyle bir yokluğa yaratmanın taalluku söz konusu değildir. Çünkü bu yokluk ile alakalı bir iş, bir emirdir.
Eğer: Yüce ALLAH bu anlamıyla bir mekândadır -âyet ve hadislerin delâlet ettiği şekilde- denilecek olursa, bundaki sakınca nedir?
Ancak hak olan şöyle söylemektir:
ALLAH vardı ve O’ndan önce hiçbir şey yoktu. Sonra O, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Arşı da su üzerinde bulunuyordu, sonra da arşa istiva etti. Buradaki "summe: sonra" mucerred atıf (bağlaç) değil, zamanî tertib (zaman sıralamasını bildirmek) içindir.
Yüce ALLAH’ın Uluvv Sıfatı ve O’nun Semâda Oluşu:
Yine yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır:
"Ey İsa! Muhakkak ben seni öldüreceğim ve seni kendime yükselteceğim." (Âl-i İmran, 3/55);
"Bilakis ALLAH onu kendi katına doğru kaldırmıştır." (en-Nisâ, 4/158);
"Güzel söz yalnız O’na yükselir, onu da salih amel yükseltir." (Fatır, 35/10);
"Ey Hâmân! Benim için yüksek bir köşk yap. Belki o yollara ulaşırım, göklerin yollarına. Sonunda belki Musa’nın ilâhının yanına çıkarım. Doğrusu şu ki ben onu yalancı sanıyorum." (el-Mu’min, 40/36-37);
"Göktekinin sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz? O zaman onun durmadan çalkalanmakta olduğunu göreceksiniz. Yahut göktekinin üzerinize taş yağdıran bir rüzgar göndermesinden emin mi oldunuz. Hem benim korkutmamın nasıl olduğunu bileceksiniz." (el-Mulk, 67/16-17)
Yüce ALLAH’ın: "Ey İsa! Muhakkak ben seni öldüreceğim..." diye başlayan âyet-i kerîmeler bundan önceki âyet-i kerîmelerde söz konusu edilen yüce ALLAH’ın mahlukattan ayrı olmak üzere yüksekte oluşu ve arşın üzerinde oluşu gerçeğini desteklemektedir. Ayrıca Muattıla’nın bunu red ve inkârlarının isabetsizliğini de ortaya koymaktadır. Yüce ALLAH onların söylediklerinden alabildiğine münezzehtir.
İlk âyet-i kerîme’de yüce ALLAH Rasûlü ve kelimesi olan Meryem oğlu İsa -Aleyhisselam-’a eceli gelince kendisini öldüreceğini ve yahudilerin ona komplo hazırlayacakları vakit de onu kendisine yükselteceğini haber vermektedir. 'Kendime'deki zamir şanı yüce ALLAH’a aittir. Başka bir kimseye ait olma ihtimali yoktur. Bunun: Rahmetimin bulunduğu yere yahut meleklerimin mekânına diye yorumlanmasının hiçbir anlamı yoktur. Yüce ALLAH’ın yahudilerin İsa’yı öldürüp, astıklarına dair iddialarını reddetmek üzere: "Bilakis ALLAH onu kendi katına kaldırmıştır." buyruğu hakkında da benzeri açıklamalar yapılır.
Ayet-i kerîme’de söz konusu edilen teveffî (öldürme) ile neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Bazıları bunu ölüm diye açıklamış iseler de çoğunluk bundan kastın uyku olduğu kanaatindedirler. Muteveffâ lafzı da bu anlamda kullanılabilmektedir. Nitekim yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır: "O geceleyin sizi öldüren (teveffî eden), gündüzün de ne kazandığınızı bilendir." (el-En’âm, 6/60)
Kimisinin iddiasına göre de ifadede bir takdim ve te’hir olup ifadenin takdiri şöyledir:
Seni kendime yükselteceğim, sonra vefat ettireceğim. Yani bundan sonra canını alacağım.
Gerçek şu ki; İsa -Aleyhisselam- canlı olarak yükseltilmiş ve kıyametin kopacağı vakte yakın bir zamanda inecektir. Çünkü bu husustaki hadis sahihtir.
[Bununla şu hadise işaret etmektedir: “Nefsim elinde olana yemin olsun ki Meryem oğlu (İsa)nın aranızda adaletli bir hakem (hakim ve yönetici) olarak ineceği zaman pek yakındır. O zaman haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. Mal o kadar artacak ki kimse onu (sadaka ve zekat olarak) kabul etmeyecektir.”
Bu hadisi Buharî, Mezalim, kesru’s-salib (Fethu’l-Barî, V, 121) Enbiya, nuzulu İsa b. Meryem’de; Müslim, İman, Nuzulu İsa b. Meryem... (Nevevî, II, 548)’de ve Ebu Davud ile Tirmizî rivayet etmişlerdir.]
Yüce ALLAH’ın: "Güzel söz yalnız O’na yükselir" buyruğu ise kulların söz ve amellerinin yüce ALLAH’a yükselmesi hususunda gayet açık bir ifadedir. Kirâmen kâtibin hergün ikindi namazının ve sabah namazının peşinden -şu hadis-i şerif’te de belirtildiği gibi- bunları yüce ALLAH’a yükseltirler: "Geceleyin aranızda kalanlar yukarı çıkarlar. Rableri -en iyi bilen o olduğu halde- onlara Kullarımı ne halde terkettiniz, diye sorar. Onlar da: Rabbimiz biz onlara namaz kılıyorlarken gittik, yine onları namaz kılıyorlarken bırakıp geldik, derler"
[Sahih bir hadis olup, Buharî, Mevakîtu’s-salah, fadlu salati’l-asr (Fethu’l-Barî, II, 33); Bedu’l-Halk, Zikru’l-Melâike ve Tevhid’de; Müslim, Mesâcid, fadlu salata-subhi ve’l-Asri..., Nevevî, V, 138; Nesaî ve Malik, Muvatta’da hadisin baş tarafı da şu şekildedir: “Melekler biri diğerinin arkasında aranızda bulunurlar... ]
Şanı yüce ALLAH’ın Fir’avun’un söylediğini naklettiği: "Ey Hâmân..." buyruğuna gelince, bu Musa -Aleyhisselam-’ın azgın Firavun’a ilahının semada olduğunu haber verdiğine, Firavun’un da kavminin gerçeği görmesini önlemek maksadıyla ona ulaşmanın yollarını aramaya kalkıştığına, bundan dolayı Haman’a kendisi için yüksekçe bir kule yapmasına dair emir verdiğine delildir.
Daha sonra ise: "Doğrusu şu ki ben onu yalancı sanıyorum" demiştir. Yani Musa’nın ilahının semada olduğuna dair vermiş olduğu haberin yalan olduğu kanaatindeyim.
O halde şunu sormak lazım:
Nisbet itibariyle kim Fir’avun’a daha yakın olur? ALLAH’ın yukarıda oluşunu kabul eden bizler mi, yoksa şu Muattıla mı? Hiç şubhesiz Fir’avun, Musa -Aleyhisselam-’ı ilâhının semada oluşu hususunda yalanlamıştır. Onun bu söyledikleri ile bunların söyledikleri aynı şeydir.
"Göktekinin sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz?..." âyetlerine gelince, bu iki âyet-i kerîme yüce ALLAH’ın semada olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bunun, bu ifadelerle kastedilen azab yahut emir ya da melektir diye Muattile’nin yaptığı şekilde yorumlanması caiz değildir. Çünkü burada "kimse" anlamındaki: "men" lafzı kullanılmıştır ki, bu da akıl sahibi varlıklar için kullanılır. [Şeyh İsmail el-Ensarî, burada şu notu düşmektedir: “Şâyet müellif burada “akıl sahibi varlık” yerine “âlim” lafzını kullanmış olsaydı, isabetli olurdu.”]
Bunun melek hakkında yorumlanması ise, bunu gerektiren herhangi bir karine olmaksızın lafzın zahir anlamının dışına çıkartılmasıdır.
Yüce ALLAH’ın: "Semada" buyruğundan ise semanın ALLAH’ın zarfı (içinde bulunan mekân) diye anlaşılması caiz olamaz. Aksine eğer sema ile bu bilinen sema kastedilmiş ise buradaki "fi: ...de, da" "ala: üzerinde" anlamında olur. Yüce ALLAH’ın: "Andolsun ki sizi... hurma dallarında asacağım" (Ta’ha, 20/71) buyruğundaki ("fi: de, da" lafzının "ala: üzerinde" anlamında kullanıldığı) gibidir. Şâyet sema lafzı ile yüksek cihet kastedilmiş ise bu takdirde "fi" edatı gerçek anlamı ile kullanılmış olmaktadır. Çünkü şanı yüce ALLAH yüceliğin en yücesindedir.
Maiyyet (Beraber Oluş) Sıfatı:
"O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş üstüne istivâ edendir. O yere gireni de, ondan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilendir. Nerede olursanız O, sizinle beraberdir. ALLAH yaptıklarınızı çok iyi görendir." (el-Hadid, 57/4);
"Üç kişi fısıldaşmayı versin, muhakkak O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmayıversinler, mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az veya daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet gününde kendilerine yaptıklarını haber verir. Gerçekten ALLAH herşeyi çok iyi bilendir." (el-Mucadele, 58/7);
"Tasalanma şubhe yok ki ALLAH bizimle beraberdir." (et-Tevbe, 9/40);
"Çünkü Ben sizinle beraberim işitir ve görürüm." (Ta-ha, 20/46);
"Çünkü ALLAH sakınanlarla ve daima iyi davrananlarla beraberdir." (en-Nahl, 16/128);
"Bir de sabredin. Şubhesiz ALLAH sabredenlerle beraberdir." (el-Enfal, 8/46);
"Nice az bir topluluk, daha fazla bir topluluğu ALLAH’ın izniyle yenmiştir. ALLAH sabredenlerle berabedir." (el-Bakara, 2/249)"
Yüce ALLAH’ın: "O gökleri ve yeri altı günde yaratan..." buyruğu ile başlayan bu âyet-i kerîmeler yüce ALLAH hakkında maiyyet (beraber oluş) sıfatının sözkonusu olduğunu ihtivâ etmektedir. Bu beraber oluş iki türlüdür:
1- Genel olarak beraber oluş:
Bu bütün mahlukatı kapsar. Şanı yüce ALLAH, ilmi, kudreti kahr-u galebesi ve kuşatıcılığı ile herşeyle beraberdir. Hiçbir şey O’ndan gizli değildir, hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz. İşte âyet-i kerîmede söz konusu edilen beraber oluş budur.
Bu âyet-i kerîmede yüce ALLAH kendi zatı hakkında gökleri ve yeri yaratanın yalnız kendisi olduğunu bildirmektedir. Yani önceden bir tertib ve bir takdire göre altı günde onları var etmiştir. Bundan sonra yarattıklarının işlerini çekip çevirmek ve idare etmek için de Arşının üstüne yükselmiştir. O, arşının üzerinde bulunmakla birlikte ister yüce, ister alt alemden olsun hiçbir şey O’na gizli ve saklı kalmaz. Çünkü O: "Yere gireni de, ondan çıkanı da, gökten ineni de, oraya yükseleni de bilendir."
Şubhesiz ilim ve kudreti herşeyi kuşatan, elbetteki herşeyle beraberdir. Bundan dolayı da: "Nerede olursanız, O sizinle beraberdir. ALLAH yaptıklarınızı çok iyi görendir" diye buyurmaktadır.
"Üç kişi fısıldaşmayıversin..." buyruğu ile yüce ALLAH ilminin kapsamlı olduğunu ve herşeyi kuşattığını, kendi aralarında fısıldaşanların fısıltılarının kendisine gizli ve saklı kalmadığını, her şeye tanık olup herşeyden haberdar olduğunu belirtmektedir. Buradaki "üç kişi fısıldaşmayıversin" buyruğundaki "fısıldaşma"nın üç kişiye izafe edilmesi, sıfatın mevsufuna izafe edilmesi kabilindendir. Yani üç kişi kendi aralarında fısıldaşacak olsalar... demektir.
2- Geri kalan âyet-i kerîmelerde ise:
O’nun rasûlleriyle, dostlarıyla, yardımı, desteklemesi, muhabbeti, tevfıki ve ilhamı ile birlikte oluşunu ifade eden özel bir birlikte oluşu ortaya koymaktadır.
Yüce ALLAH’ın: "Tasalanma. Hiç şubhe yok ki ALLAH bizimle beraberdir" buyruğu Peygamber -SallALLAHu aleyhi ve sellem-’ın Ebu Bekir es-Sıddîk’a mağarada bulundukları sırada söylediği sözü nakletmektedir. Muşrikler Peygamber -SallALLAHu aleyhi ve sellem-’ı takib etmek üzere çıktıklarında, mağaranın ağzına kadar gelmiş ve orayı tutmuşlardı.
Ebu Bekir bunu görünce dehşetle: ALLAH’a yemin olsun ey ALLAH’ın Rasûlü, onlardan herhangi birisi ayağına bakacak olursa, mutlaka bizi görecektir, demişti. Bunun üzerine Rasûlullah -SallALLAHu aleyhi ve sellem- da ona yüce ALLAH’ın burada naklettiği şekilde: "Tasalanma! Hiç şubhe yok ki ALLAH bizimle beraberdir" demişti.
[Sahih bir hadistir. Buhârî, Fedâlu Ashâbi’n-Nebiy, Menâkıbu’l-Mhâcirin’de (Fethu’l-Bârî, VII, 8), Hicretin-Nebiy ile’l-Medine, ve Tefsrû S^reti Berâe (Tevbe) de; Müslim, Fedâlu’s-Sahâbe, Fadlu Ebî Bekr (Nevevî, XV, 158); Tirmizî, Tefsir, bab ve min sûreti’t-Tevbe yakın lafızlarla.]
O halde buradaki beraberlikten kasıt, yardım ve düşmanlardan korumak anlamıyla bir beraberliktir.
Yüce ALLAH’ın: "Çünkü Ben, sizinle beraberim. İşitir ve görürüm" buyruğuna gelince, buna dair açıklamalar daha önceden geçtiği gibi, bunun Musa ve Harun -Aleyhisselam-’a bir hitab olup, Fir’avun’un onları yakalamasından yana korkmamalarını ihtiva ettiği belirtilmiş idi. Çünkü yüce ALLAH yardım ve desteğiyle onlarla birliktedir. Diğer âyet-i kerîmeler de böyledir. Bu âyet-i kerîmelerle yüce ALLAH emir ve nehiyleri hususunda ALLAH’ın gözetimi altında olduklarını bilen, onun hududlarını koruyan takva sahibleri ile her hususta ihsandan ayrılmayan ihsan edicilerle birlikte olduğunu haber vermektedir. İhsan ise her birşeyde kendi durumuna göredir. Mesela ibadette yüce ALLAH’ı görüyormuş gibi ALLAH’a ibadet etmektir. Eğer kişi ALLAH’ı görmüyor ise dahi ALLAH onu görmektedir. Tıpkı Cibril hadisinde geçtiği gibi.
[Kaynakları daha önce “İmanın Altı Esası” başlıında gösterilmiştir.]
Aynı şekilde yüce ALLAH nefsin hoşuna gitmeyen şeylere katlanan, ALLAH yolunda ve ALLAH’ın rızasını isteyerek zorluk ve eziyetlere tahammul eden, ALLAH’a itaat üzere direnen, O’na isyandan uzak durmak ve hükümlerine katlanmak suretiyle sabredenlerle birlikte olduğunu da haber vermektedir.
Arş:
Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem-’ın: "Arş da suyun üzerindedir..." [Bu da zikredilen üçüncü hadistir.] hadisine gelince, bu hadiste hem yüce ALLAH’ın arşının üstünde oluşuna, hem ilminin bütün varlıkları kuşatmasına iman birarada zikredilmektedir. Yakınlığı halinde bile yüce olan, yüceliğinde bile yakın olan ALLAH’ın şanı ne yücedir! O bütün eksikliklerden munezzehtir.
Dördüncü hadise [Basılı nushada “ikinci” diye geçmekte ise de doğrusu bizim kaydettiğimizdir. Basılı nüshada dördüncü hadisin açıklaması üçüncü hadisten önce yer almıştır. Biz ise metinde geçtiği sıraya uygun olarak burada kaydetmeyi uygun gördük.] gelince, bu hadis Rasûlullah -sallALLAHu aleyhi ve sellem-’ın yüce ALLAH’ın yarattıklarının üzerinde olduğunu itiraf eden cariyenin mü’min olduğuna tanıklığını ihtiva etmektedir. İşte bu yüce ALLAH’ın yukarıda oluş (uluvv) sıfatının en büyük sıfatlarından birisi olduğunun delilidir. Çünkü Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem- diğer sıfatlar arasında özellikle onun hakkında soru sormuştur. Yine yüce ALLAH’ın her bakımdan mutlak olan uluvv’üne (yukarda oluşuna) iman etmenin imanın en büyük esaslarından birisi olduğuna da delildir. O’nu inkâr eden bir kimse sahih bir imana sahib olmaktan da yoksun kalır.
ALLAH’ı, Rasûlunden daha iyi bildiği iddiasını ortaya koyarcasına bu sıfatları nefyeden Muattile diye bilinen bu ahmak kimselere hayret doğrusu! Bu hadiste görüldüğü gibi kimi zaman başkasına soru sormak suretiyle, kimi zaman da: Rabbimiz nerede idi? Diye soru soran kimseye bu şekilde cevab vermek suretiyle bizzat ALLAH Rasûlü bu lafzı kullandığı halde, onlar yüce ALLAH’ın "nerede oluşu" ile ilgili bilgileri kabul etmemektedirler.
Beraber Oluş Sıfatı:
Yine Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmaktadır:
"İmanın en faziletlisi nerede olursan ol, ALLAH’ın seninle beraber olduğunu bilmendir."
[Zayıf bir hadistir. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 60’da şöyle demektedir: “Bunu Taberanî, el-Evsat ve el-Kebir’de rivayet etmiştir ve şöyle demiştir: Bu hadisi sadece Osman b. Kesir rivayet etmiştir. Ben derim ki: “Bu şahıstan sika (güvenilir) olmakla ya da cerh etmek suretiyle sözeden kimseyi görmedim.”
Bu hadis Beyhakî, Esma ve’s-Sıfat, s. 541’de yine Osman b. Kesir’in rivayeti ile yer almaktadır. Fakat bu Taberanî, Musnedu’ş-Şamiyyîn, I, 305’den, Osman b. Said b. Kesir’in rivayeti ile zikredilmektedir ki (İbn Hacer) et-Takrib’de onun hakkında: “Sika (güvenilir) âbid bir ravidir” demiştir.
Yine bu hadisin senedinde Osman’dan hadisi rivayet eden Nuaym b. Hammad'da vardır. Bk. el-Hilye, VI, 124; ez-Zehebî, el-Mizan’da onun hakkında şöyle demektedir: Hadisinde nisbeten bir gevşeklik bulunmakla birlikte ileri gelen önderlerdendir.” Hafız İbn Hacer de et-Takrib’de: “Çokça hata eden, doğru sözlü birisidir” demiştir.
el-Elbanî, Daîfu’l-Camî, 1002’de hadisin zayıf olduğunu belirtmektedir.]
Bu hasen bir hadistir.
Bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur:
"Sizden herhangi bir kimse namaza kalktığında yüzünün döndüğü tarafa doğru ve sağına sakın tükürmesin. Çünkü yüce ALLAH onun yüzünü döndüğü taraftadır, ama soluna yahut ta ayağının altına (tükürebilir.)
[Sahih bir hadistir. Farklı lafızlarla: Buharî, Salât, Hakku’l-Buzaki bi’l-yedi, (Fethu’l-Barî, I,507); Sıfetu’s-Salâ ve Edeb bölümlerinde; Müslim, Mesacid, Babu’n-nehyi ani’l-müsaki fi’l-mescid’de (Nevevî, V, 41’de); Malik, Muvatta’da, Ebu Davud ve Nesaî de rivayet etmişlerdir.]
Hadis muttefeku’n-aleyh (Buharî ve Muslim tarafından rivayet edilmiş)'dir.
Bir başka hadisinde şöyle buyurmaktadır:
"Yedi semavatın [ve arzın] [Bu fazlalık ne yazma nüshada, ne de fetvalarda vardır.] Rabbi! Büyük arşın Rabbi olan ALLAH’ım! Bizim Rabbimiz ve herşeyin Rabbi, taneyi ve çekirdeği yaran, Tevrat’ı, İncil’i ve Kur’ân’ı indiren. Ben [nefsimin şerrinden] [Bu da aynı şekildedir.] ve alnından yakaladığın herbir canlının şerrinden sana sığınırım. Sen ilk olansın, senden önce hiçbir şey yoktur. Sen ahirsin, senden sonra da hiçbir şey yoktur. Sen zâhirsin, senin üstünde hiçbir şey yoktur. Sen batınsın, senden öte bir şey yoktur. Benim borcumu öde ve fakirlikten, muhtaçlıktan beni kurtar."
[Bu hadisin kaynakları daha önceden yüce ALLAH’ın evvel, ahir, zahir ve batın olduğuna dair ifadeler açıklanırken geçmiş idi] Muslim’in [rivayeti] [Yazma nüshada “bunu ... rivayet etti” şeklinde olduğu gibi fetvalarda da böyledir.] bu şekildedir.
Yine [ashab-ı kiram] [Yazma nushada: “Onun ashabı” şeklindedir. Fetvalar’da da böyledir.] zikrederlerken seslerini yükselttiklerinde Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ey insanlar, kendinize acıyınız. Çünkü sizler ne sağır olan birisine, ne de gaib (hazır olmayan) birisine dua ediyorsunuz. Sizler herşeyi işiten [herşeyi gören] [Muslim’in rivayetinde olduğu gibi yazmada da bu ifade yoktur. Basılı nüshada ise yer alan Buharî’deki rivayettir.] ve çok yakın olan birisine dua ediyorsunuz. Sizin kendisine dua ettiğiniz sizden herhangi birinize devenizin boynundan bile daha yakındır."
[Hadisin kaynakları daha önceden yüce ALLAH’ın semî’, basar ve ru’yet sıfatları açıklanırken gösterilmişti.]
Hadis muttefekun aleyh (Buharî ve Muslim tarafından rivayet edilmiş)’dir."
Arş’ın Üzerine İstiva Etmek Sıfatı:
"Daha önce sözünü ettiğimiz ALLAH’a ve ALLAH’ın kitabında haber verdiği hususlara iman etmek ile rasûlunden mutevatir olarak nakledilib, ümmetin selefinin icma ile kabul ettiği şanı yüce ALLAH’ın semavatının üzerinde, arşının üstünde, mahlukatına âlî [Bu lâfzı el-Ensarî Dâru’l-iftâ baskısında kayd etmiş ve dediğine göre bu lafzı, el-Akîdetu’l-Vâsitiyye’nin çeşitli nüshalarında da tespit etmiştir. Zuheyr eş-Şâvîş de hazırladığı baskısında bu lafzı tespit etmiştir. Fetâvâdaki şekil de böyle olup; el-Camiatu’l-İslâmiyye, el-İftâ ve Abdullah eş-Şerîf’in talihi ile yapılan Dâru Taybe baskılarında yer alan “bâin: ayrı” kelilmesinin yerine kayd edilmiştir. Yazmada ise bu lafz bulunmamaktadır.] yüce oluşuna iman etmek de sözünü ettiğimiz bu hususların kapsamı içerisine girmektedir. O şanı yüce ALLAH nerede olursa olsunlar, kulları ile birliktedir. Onların neler yapmakta olduklarını bilir. Nitekim bu hususları şu buyruğunda bir arada zikretmiş bulunmaktadır:
"O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arş üstüne istivâ edendir. O yere gireni de, ondan çıkanı da, gökten ineni de, oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız O, sizinle beraberdir. ALLAH yaptıklarınızı çok iyi görendir." (el-Hadid, 57/4)
Yüce ALLAH’ın: "O sizinle beraberdir" buyruğu yaratılmışlar ile karışık ve içiçedir demek değildir. Dil böyle bir anlamayı gerektirmez. [el-Camiatu’l-İslamiyye baskısında: “Bunun yerine: Onu yönlendirmez, tercih etmez” anlamında bir kelime vardır.] [Ayrıca bu ummetin selefinin icma ile kabul ettiğine muhaliftir. Yüce ALLAH’ın mahlukatı üzerinde yaratmış olduğu fıtrada da aykırıdır.]
[Bu fazlalık yazma nüshadan. Bu fazlalık aynı şekilde fetvalarda da yer aldığı gibi eş-Şaviş ile eş-Şerif baskılarında da yer almaktadır. Fakat şerh ile birlikte yapılmış baskıda bulunmamaktadır]
Aksine (mesela) ay ALLAH’ın âyetlerinden ve yarattıklarının en küçüklerinden olan bir âyettir. O semada yerleştirilmiştir. Bununla birlikte o yolcu nereye giderse gitsin, onunla beraberdir, fakat ondan başka bir şeydir.
Şanı yüce ALLAH arşının üstündedir. Mahlukatının üzerinde rakib (gözetleyici)dir. Onların üzerinde egemendir ve onlara muttalidir... ve buna benzer O’nun rububiyetinin diğer hususiyetlerine de sahibtir.
"Yüce ALLAH’ın sözkonusu ettiği arşının üzerinde olması, O’nun bizimle birlikte olması gibi bütün bu hususlar gerçektir ve hakikati üzeredir. Herhangi bir tahrife ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte yalan zanlardan korunması gerekir. Mesela "gökte" (el-Mulk, 67/7) buyruğunun zahiri kabul edilerek semanın onu gölgelediği yahut ta onu taşıdığı söylenemez. Bu ilim ve iman ehlinin icmaı ile batıldır.
"Şubhesiz ALLAH’ın Kürsîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır." (el-Bakara, 2/255)
"İzni ile olması dışında ALLAH gökleri ve yeri zeval bulmasınlar diye (Fâtır, 35/42) ve semada yerin üzerine düşmesin diye tutar. (el-Hacc, 22/65); Göklerin ve yerin emri ile ayakta durması da O’nun âyetlerindendir."
"Sözünü ettiğimiz... imanın kapsamına... da girmektedir" ifadeleriyle müellif yüce ALLAH’ın uluvv (yücelik) ve arşı üzerinde yarattıklarından ayrı olmak üzere istiva ettiğini açıkça söz konusu etmektedir. Nitekim bu hususu yüce ALLAH Kitab-ı Kerîm’inde böylece haber verdiği gibi, rasûlünden gelen haberler de böylece mutevatir olarak gelmiştir. İlim ve iman bakımından bu ümmetin en mükemmelleri olan selef de bu husus üzerinde bu şekilde icma etmişlerdir. Müellif buradaki ifadeleriyle daha önce bu hususta geçmiş açıklamaları pekiştirmekte ve bunları kabul etmeyen Cehmiye, Mutezile ile Eş’arîler’ onlara tabi olanlara karşı tepkisini ağırlaştırmaktadır.
Daha sonra yüce ALLAH’ın arşı üzerinde istiva etmesinin, O’nun yarattığı kulları ile birlikte olup onlara yakın olmasına aykırı düşmediğini açıklamaktadır. Çünkü birlikte oluşun anlamı maddi olarak hissedilen karışık ve birlikte oluş ile yakınlık demek değildir.
O buna semada bulunan ay’ı misal olarak vermektedir. Ay yolcularla ve başkalarıyla nerede olurlarsa olsunlar birliktedir. Bu birlikte oluşu, onun görünmesi ile ışığının ulaşması iledir. Ay’a nisbetle böyle bir şey mümkün olduğuna göre -ki o ALLAH’ın yarattıklarının küçüklerindendir- acaba ilim ve kudreti ile kullarını kuşatmış bulunan, herşeye tanık ve onlara muttali bulunan, sözlerini işiten, durumlarını gören, gizlediklerini ve fısıldaşmalarını bilen, herşeyden haberdar ve latif olan hakkında böyle bir şey caiz olmaz mı? Semavatıyla, arzı ile arştan ferşe kadar kainatın tümü yüce ALLAH’ın önündedir. Bunların durumu adeta bizden herhangi birimizin elindeki yuvarlak bir taş gibidir.
[İbn Abbas -radiyALLAHu anh-’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Yedi sema ile yedi arz ile onların içindekilerle, onların aralarında bulunanlar Rahman’ın elinde ancak sizden herhangi birinizin elinde bulunan bir hardal tohumunu andırırlar.” Şerhu’t-Tahâviye, s. 281.]
Acaba bu durumda olan kimsenin hakkında: O, arşının üzerinde, kullarından ayrı ve kullarının üstünde olmakla birlikte yarattıklarıyla birliktedir, denilmesi mümkün olmaz mı?
Elbetteki mümkündür. Şanı yüce ALLAH’ın yüceliğine, kullarıyla beraber oluşuna iman etmek gerektiği gibi; bütün bunlar yanlış anlaşılma sözkonusu olmaksızın yahut doğru olmayan anlamlara çekilmeksizin gerçek şekliyle haktır. Yüce ALLAH’ın: "O sizinle beraberdir" buyruğundan Hulûliye [Hululiye: Yüce ALLAH muayyen birtakım şahısların içine hulûl etmiştir, diyen kimselerdir. Yüce ALLAH onların söylediklerinden munezzehtir. Bunlar Muşebbihe’nin gulât’ı (aşırı gidenleri)dirler]’nin iddia ettiği şekilde karışıklık ve iç içe oluş birlikteliğinin anlaşılması yahut ta "(O) semadadır" buyruğundan semanın O’nu kuşatan ve O’nu içine alan bir zarf olduğu manasının çıkartılması, bu yanlış yorum ve kötü anlayışlara bir örnektir. O’nun kursîsi bütün gökleri ve arzı kuşatmış iken böyle bir anlayış nasıl doğru olabilir! İzni ile olması hali dışında semayı arzın üzerine düşmesin diye tutan O iken, bu anlayış nasıl doğru olabilir?
Vehmedenlerin vehminin hakkında doğruya ulaşamadığı, âlemlerin kavrayışının kendisini idrâk edemediği o yüce zat, her türlü eksiklikten münezzehtir
"Bu türden bir örnek Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem-’ın şu buyruğu gösterilebilir:
"Rabbimiz her gece, gecenin son üçte biri geriye kaldığında dünya semasına iner ve: "Yok mu bana dua eden, duasını kabul edeyim. Yok mu benden istekte bulunan, ona vereyim. Yok mu benden mağfiret dileyen ona mağfiret edeyim", der.
Hadisi Buharî ve Muslim rivayet etmiştir.
[Buharî, Tevhid, Kavlullahi Teala: Yurîdune en yubeddilu... (Fethu’l-Bârî, XIII, 464); Teheccud, ed-Duau ve’s-Sâlâtu fi Ahiri’l-Leyl (Fethu’l-Barî, III, 29), Deâvat, ed-Duau Nisfe’l-Leyl; Müslim, Salatu’l-Musafirin, et-Terğibu fi’d-Dua (Nevevî, VI, 282)’de rivayet ettikleri gibi Malik, Muvatta’da, Tirmizî ve Ebu Davud da rivayet etmişlerdir.]
Yukarıda ve Üstte Oluş:
Yine Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem- hasta olanın rukye (okumak suretiyle) tedavisi hakkında şöyle buyurmuştur:
"Ey semada olan Rabbimiz ALLAH, ismin pak ve munezzehtir. Emrin hem semada, hem yerde geçerlidir. Nasıl ki semada rahmetin varsa, yeryüzünde de rahmetini ihsan et. Günahımızı bağışla, hatalarımızı bağışla. Sen iyilerin Rabbisin. Rahmetinden bir rahmet, şifandan bir şifayı bu ağrıya indir.
[156] [O vakit bu hasta iyileşir.]"
[Yazma nushada bu ifade yok.] [Hasen bir hadistir.][Yazma nushada yok.] Bu hadisi Ebu Davud [ve başkaları] [Yazma nushada yok.] rivayet etmiştir.
Yine Peygamber şöyle buyurmaktadır:
"Semada bulunanın emini olduğum halde bana güvenmez misiniz?"
[Sahih bir hadistir. Buharî, Meğazî, Ba’su Aliyyin ve Halidin ile’l-Yemen (Fethu’l-Barî VIII, 67); Müslim, Zekat, Zikru’l-Havarici ve Sıfatihi, (Nevevî, VII, 168) de rivayet edilmiştir]
[Sahih bir hadistir.] [Yazma nüshada: “Sahih bir hadistir” ifadesi yerinde: “Bunu Buharî ve başkaları rivayet etmiştir” denilmektedir.]
Yine Peygamber şöyle buyurmaktadır:
"Ve arş [suyun] [El yazması nüshada “su” yerine “bu” anlamındaki lafız kullanılmıştır.] üstündedir. ALLAH da arşın üstündedir ve O sizin neyin üzerinde (halinizin ne olduğunu) bilir."
[Hadis mevkuf olarak sahihtir. Bu lafızla merfu olarak tesbit edemedim. İbn Mes’ud’a mevkuf bir rivayet olarak tesbit edebildim. Şu lafızla merfu hükmündedir: “Arş suyun üzerindedir. ALLAH arşın üzerindedir. Amellerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz.”
ez-Zehebî, el-Uluvv’de: “İsnadı sahihtir” demiştir. el-Elbanîde onunla aynı kanaati paylaşmıştır.
Bk. Muhtasaru’l-Uluvv, s. 103; İbn Huzeyme, et-Tevhid, I, 243; ed-Darimî, er-Reddu ale’l-Cehmiyye, Tahkik: Bedr el-Bedr s. 46.
Ebu Davud’un, Sünen’inde, (Avnu’l-Ma’bud, XIII, 14’de) şu lafız ile yer almaktadır: “Muhakkak ALLAH arşının üzerindedir. Arşı da semavatının üzerindedir.”] [Hasen bir hadistir. Bunu Ebu Davud ve başkaları rivayet etmiştir.][1“Bunu Ebu Davud, Tirmizi ve başkaları rivayet etmiştir” denilmekte ve orada: “Hasen bir hadistir” ifadesi bulunmamaktadır. ]
Yine Peygamber cariye’ye:
"ALLAH nerede?" diye sormuş,
o: Semadadır, diye cevap vermiş.
Bu sefer: "Ben kimim?" diye sormuş,
yine cariye: Sen ALLAH’ın Rasûlusün deyince,
Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem-: "Sen bunu azad et, çünkü o mu’min birisidir." demiştir.
[Sahih bir hadistir. Muslim, Mesacid, Tahrimu’l-Kelamî fi’s-Salah, (Nevevî, V, 25); ayrıca Malik, Ebu Davud ve Nesaî de rivayet etmişlerdir.]
Bu hadisi de Muslim rivayet etmiştir.
Peygamber efendimizin: "Ey semada olan Rabbimiz ALLAH..." diye başlayan ilk hadisi ile [ikinci hadisi] [İfadeler arasında yerleştirilmesi gereken bir fazlalıktır.] yüce ALLAH’ın uluvv ile fevkıyyeti (yani yukarıda ve üstte oluşu) hususunda açık ifadeler taşımaktadır. O bakımdan bu yüce ALLAH’ın: "Gökte olanın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz?" (el-Mulk, 67/16) buyruğuna benzemektedir.
Daha önceden şöyle demiştik:
Bu nasslardan kasıt semada yüce ALLAH’ı ihtiva eden bir zarfın bulunduğunu anlatmak değildir. Aksine: "fi: ...de, da" birçok ilim ehli ve dil bilginlerinin söyledikleri gibi "ala: üzerinde, ...e, a" anlamındadır ve birçok yerde "fi" edatı "alâ" anlamında da kullanılmaktadır.
Yüce ALLAH’ın: "Ve andolsun hurma dallarına asacağım." (Tâ-hâ, 20/71) buyruğunda olduğu gibi; yahut ta semadan kasıt üst cihettir. Her iki anlama göre de bu buyruklar yüce ALLAH’ın yarattıklarının üstünde oluşuna dair açık bir nass teşkil etmektedir.
Sözü geçen rukye (okumak yoluyla hastaya şifa talebinde bulunmak, tedavi etmek) hadisinde rububiyeti, uluhiyeti, isminin takdisi, yarattıklarının üstünde oluşu, şer’î ve kaderî emrinin umumi oluşu belirtilerek O’na senada bulunulmak suretiyle tevessülde bulunulmaktadır. Daha sonra da bütün semavattakileri kuşatan rahmeti vesile olarak zikredilip yeryüzünde bulunanlara da bu rahmetinden bir pay ayırması istenmektedir. Arkasından büyük ve küçük günahların bağışlanması için yalvarılmaktadır. Sonra da yüce ALLAH’ın kulları arasından hoş ve temiz kimseler olan peygamberler ile onlara tabi olanlar hakkındaki özel anlamıyla rububiyeti vesile kılınmaktadır. Bu rububiyetinin eserleri arasında ise onları din ve dünyanın gizli ve açık nimetlerine garketmiş olmasıdır.
Yüce ALLAH’a bu çeşitli vesileler ile yapılan bir duanın hemen hemen reddi söz konusu olmaz. Bundan dolayı Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem- bu duadan sonra ne kadar hastalık varsa, mutlaka ortadan sildiği ALLAH’ın şifasını istemek için dua etmiş bulunmaktadır. Bu duasında da yüce ALLAH’tan başkasına yalvarmak söz konusu değildir. Bu duada ALLAH’tan başkasına yapılan herhangi bir yalvarıp yakarma yoktur.
Birtakım zatlarla, şahıslarla, filanın hakkı, filanın yüzü suyu hürmeti ve buna benzer ifadeler ile vesileler kılan, aracılar koyan, kabir abidleri acaba bunun farkına varırlar mı?
EL-AKÎDETÜ'L-VASITIYYE VE ŞERHİ
İstivâ Sıfatı:
"Yüce ALLAH’ın: "Rahman arşa istivâ etti" buyruğu yedi [Şerh ile birlikte basılmış olan nüshada böyledir. Ancak el yazması nusha ile Fetâvâ’daki ifade şöyledir: “Yine yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır: “Rahman (olan ALLAH) arşa istiva etti.”; “Sonra arşa istiva etti ” buyruğu altı yerde geçmektedir...” Bu daha doğrudur, çünkü ikinci âyet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm’de sadece altı yerde geçmektedir.] yerde geçmektedir:
el-A’raf suresinde: "Şubhesiz Rabbiniz O ALLAH’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arşa istivâ etti." (el-A’raf, 7/54)
Yunus -aleyhisselâm- suresinde şöyle buyurmaktadır:
"Şubhesiz ki sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arş üzerine istivâ eden ALLAH’tır." (10/3)
er-Râd suresinde de şöyle buyurmaktadır:
"ALLAH O’dur ki gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükseltmiştir. Sonra arş üzerinde istiva etmiştir." (er-Rad, 13/2)
Ta-ha suresinde de şöyle buyurmaktadır:
"Rahman arşa istivâ etti." (20/5)
el-Furkan suresinde de şöyle buyurmaktadır:
"Sonra arş üzerinde istiva edendir. Rahman’dır." (el-Furkan, 25/59)
Elif. Lam. Mim es-Secde suresinde de şöyle buyurmaktadır:
"ALLAH göklerle yeri ve onların aralarında olanları altı günde yaratan sonra arşa istivâ edendir." (es-Secde, 32/4)
el-Hadid suresinde de şöyle buyurmaktadır:
"O, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra da arş’a istivâ edendir." (el-Hadid, 57/4) [Yedi âyetin tamamı el yazma nüshada yer almamaktadır]
"Rahmân arş üzerine istivâ etmiştir..." buyruğu şanı yüce ALLAH’ın arşın üzerine istivâ ettiğini haber verdiği bu yedi yerde geçmektedir. Hepsinin de sabit oldukları kesindir. Çünkü bu yedi buyruk ta ALLAH’ın kitabında yer almaktadır. Cehmiye mensubu muattıl bir kimse bunları red de edemez, inkar da edemez. Aynı şekilde bu buyruklar bu hususta gayet açıktır. Herhangi bir te’vil ihtimali yoktur. Çünkü "istiva" lafzı dilde "alâ: ...e, a, üzerine" ile geçiş yaptığı takdirde bu lafızdan ancak yükseklik ve yükseğe çıkış anlaşılır. Bundan dolayı selef’in bu lafzı açıklaması dört türlü tabir ile gelmiş ve bunların dışına çıkmamıştır. Bu dört türlü açıklamayı büyük ilim adamı İbnu’l-Kayyım’ın "en-Nûniyye" [el-Herrâas’ın şerhi, I, 215; Ahmed b. İsa’nın şerhi, I, 440.] diye bilinen şiirinde şu ifadeleri ile dile getirmektedir:
"Onların bu hususta dört türlü ibareleri vardır,
İyi süvari ve iyi mızrak kullanan kimse bunları öğrenebilmiştir.
Bu dört açıklama: İstikrar etti (yerleşti) üstüne çıktı ve aynı şekilde,
Üzerine yükseldi şeklinde olup, bunda herhangi bir tepki yoktur.
Yine dördüncüsü olan suûd etti (üzerine çıktı) da böyledir.
Ki eş-Şeybanî’nin arkadaşı Ebu Ubeyde Tefsirinde bu görüşü tercih etmektedir.
O elbette Cehmî’den daha iyi Kur’ân’ı bilen birisidir."
O halde ehl-i sünnet ve’l-cemaate göre yüce ALLAH’ın kendi zatı hakkında haber verdiği şekilde arşı üzerinde kendi yüce zatının bildiği bir keyfiyet ile yarattıklarından ayrı olmak üzere istiva etmiştir. Nitekim Malik ve başkaları da: "İstiva"nın ne demek olduğu bilinmektedir, ancak keyfiyeti meçhuldür." [Daha önce Tefvid’in anlamı başlığı altında geçmiş idi] diye açıklamışlardır.
Ta’tilcilerin körükledikleri, istivanın kabul edilmesi halinde doğru olmayan birtakım şeylerin de kabul edilmesi gerekir, şeklindeki ifadeler bizim için bağlayıcı değildir. Çünkü bizler, onun arşın üzerinde oluşu herhangi bir mahlukun, bir başka mahlukun üzerinde oluşu gibidir, demiyoruz.
Bu sarih âyet-i kerîmeleri onların şaşkınlık ve tutarsızlıklarına delâlet eden şekilde bozuk te’villerle zahiri anlamlarından uzaklaştırma çabalarına gelince... Mesela "istiva" lafzını "istila" diye açıklamaları buradaki "alâ: üzerine" lafzını "ilâ: e, a" anlamına yorumlayışları ile "istivâ" lafzını "kastetmek" anlamına alışları şeklindeki yorumlarına ve cehmiyecilik ve ta’tilin sancağını taşıyan Zahid el-Kevserî’nin [Adı Muhammed Zahid b. el-Hasen b. Ali el-Kevserî’dir. Aslen çerkezli hanefi mezhebine mensubtur. Cehmiyye itikadını savunur. 1296 h. yılında doğmuş. 1371 h. yılında vefat etmiştir] naklettiği diğer açıklamaların tümüne gelince, bunlar batıl açıklamaları körüklemekten ve hakkın şeklini değiştirmekten başka bir şey değildir. Bunun onlara az olsun, çok olsun hiçbir faydası olmaz.
Keşke bu Muattile’nin neler söylemek istediklerini bir bilebilseydik.
Acaba bunlar: 'Semada kendisine yönelinecek bir Rab, arşın üzerinde kendisine ibadet olunan bir ilah yoktur', mu demek istiyorlar?
O halde O nerededir?
ALLAH Semâdadır:
Belki de bizlerin "nerededir" diye ona dair soru sormamıza gülebilirler, fakat yaratılmışların en mükemmeli, rablerini en iyi bilenleri olanın (ALLAH’ın salat ve selamları ona olsun) ALLAH hakkında: "Nerede" diye soru sorduğunu unutuyorlar. O cariyeye: "ALLAH nerededir?" diye sormuş ve: "semadadır" diye cevab vermesini de beğenmişti.
[Sahih bir hadis olup, ileride “yukarıda ve üstte oluş” başlığında kaynakları gösterilecektir.]
Aynı şekilde: Rabbimiz semavâtı ve arzı yaratmadan önce nerede idi? diye soran kimseye de O : Tek başına vardı, O’ndan başka bir varlık yoktu... diye cevab vermiştir.
[Ebu Rezîn el-Ukaylî (r.anh)’ın rivayet ettiği hadise işaret etmektedir. Dedi ki: Ey ALLAH’ın Rasûlü! Rabbimiz bu mahlukatını yaratmadan önce nerede idi, diye sordum. O: “Tek başına başka hiçbir varlık bulunmaksızın o vardı. Altı hava, üstü hava (boşluk) idi. Arşını da su üzerinde yarattı.”
Bu hadisi Tirmizî, Tefsir, ve min sureti Hud, (Tuhfetu’l-Ahvezi, VIII, 528)’de rivayet etmiş, hasen olduğunu belirtmiştir. İbn Mace’de, Mukaddime, fi mâ enkerat el-Cehmiyye’de; Ahmed, Musned, IV, 11’de rivayet etmişlerdir.
el-Arnavut der ki: Hadisin senedinde Vekî’ b. Udus -yahut Hudus- adındaki ravi vardır. İbn Habban dışında buna sika diyen olmamıştır. Geri kalan ravileri ise sika -güvenilir- ravilerdir. Bununla birlikte Tirmizî ve başkaları bu hadisin hasen olduğunu belirtmişlerdir.” Bk. Camiu’l-Usul, 1989; el-Elbanî ise es-Sünne’nin tahricinde (No: 216) zayıf olduğunu belirtmiştir. Hadiste geçen “el-ama” lafzının onunla beraber hiçbir varlık yoktur şeklindeki açıklamayı da Yezid b. Harun yapmıştır.]
Peygamber -SallALLAHu aleyhi ve sellem-’dan böyle soru soranı azarladığına yahut ta ona: Sen yanlış bir şekilde soru sordun, dediğine dair bir rivayet gelmemiştir.
Bu hususta binbir dereden su getirmeye çalışan kimsenin en ileri derecede söyleyebileceği söz şudur:
Yüce ALLAH vardı ve o zaman mekân diye birşey yoktu. Sonra mekânı yarattı, şu anda o mekânı yaratmadan önceki hali üzeredir.
Acaba ALLAH varken olmayan mekân ile bu tahrifçinin kastettiği nedir?
O bununla âlemin kapsamı içerisine giren varlık mekânlarını mı kastetmektedir?
Bunlar sonradan yaratılmış mekanlardır. Bizler ise yüce ALLAH’ın sonradan yaratılmış bu mekanların herhangi birisinde olduğunu söylemiyoruz. Zira onun bu yarattığı varlıklardan hiçbir şey O’nu kuşatamaz ve O’nu sınırlayamaz. Eğer hiçbir varlığı bulunmayan katıksız boşluk demek olan yokluk mekanını kastediyorsa, bu durumda:
Orada bir yaratma yoktur, denilemez. Çünkü böyle bir yokluğa yaratmanın taalluku söz konusu değildir. Çünkü bu yokluk ile alakalı bir iş, bir emirdir.
Eğer: Yüce ALLAH bu anlamıyla bir mekândadır -âyet ve hadislerin delâlet ettiği şekilde- denilecek olursa, bundaki sakınca nedir?
Ancak hak olan şöyle söylemektir:
ALLAH vardı ve O’ndan önce hiçbir şey yoktu. Sonra O, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Arşı da su üzerinde bulunuyordu, sonra da arşa istiva etti. Buradaki "summe: sonra" mucerred atıf (bağlaç) değil, zamanî tertib (zaman sıralamasını bildirmek) içindir.
Yüce ALLAH’ın Uluvv Sıfatı ve O’nun Semâda Oluşu:
Yine yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır:
"Ey İsa! Muhakkak ben seni öldüreceğim ve seni kendime yükselteceğim." (Âl-i İmran, 3/55);
"Bilakis ALLAH onu kendi katına doğru kaldırmıştır." (en-Nisâ, 4/158);
"Güzel söz yalnız O’na yükselir, onu da salih amel yükseltir." (Fatır, 35/10);
"Ey Hâmân! Benim için yüksek bir köşk yap. Belki o yollara ulaşırım, göklerin yollarına. Sonunda belki Musa’nın ilâhının yanına çıkarım. Doğrusu şu ki ben onu yalancı sanıyorum." (el-Mu’min, 40/36-37);
"Göktekinin sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz? O zaman onun durmadan çalkalanmakta olduğunu göreceksiniz. Yahut göktekinin üzerinize taş yağdıran bir rüzgar göndermesinden emin mi oldunuz. Hem benim korkutmamın nasıl olduğunu bileceksiniz." (el-Mulk, 67/16-17)
Yüce ALLAH’ın: "Ey İsa! Muhakkak ben seni öldüreceğim..." diye başlayan âyet-i kerîmeler bundan önceki âyet-i kerîmelerde söz konusu edilen yüce ALLAH’ın mahlukattan ayrı olmak üzere yüksekte oluşu ve arşın üzerinde oluşu gerçeğini desteklemektedir. Ayrıca Muattıla’nın bunu red ve inkârlarının isabetsizliğini de ortaya koymaktadır. Yüce ALLAH onların söylediklerinden alabildiğine münezzehtir.
İlk âyet-i kerîme’de yüce ALLAH Rasûlü ve kelimesi olan Meryem oğlu İsa -Aleyhisselam-’a eceli gelince kendisini öldüreceğini ve yahudilerin ona komplo hazırlayacakları vakit de onu kendisine yükselteceğini haber vermektedir. 'Kendime'deki zamir şanı yüce ALLAH’a aittir. Başka bir kimseye ait olma ihtimali yoktur. Bunun: Rahmetimin bulunduğu yere yahut meleklerimin mekânına diye yorumlanmasının hiçbir anlamı yoktur. Yüce ALLAH’ın yahudilerin İsa’yı öldürüp, astıklarına dair iddialarını reddetmek üzere: "Bilakis ALLAH onu kendi katına kaldırmıştır." buyruğu hakkında da benzeri açıklamalar yapılır.
Ayet-i kerîme’de söz konusu edilen teveffî (öldürme) ile neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Bazıları bunu ölüm diye açıklamış iseler de çoğunluk bundan kastın uyku olduğu kanaatindedirler. Muteveffâ lafzı da bu anlamda kullanılabilmektedir. Nitekim yüce ALLAH şöyle buyurmaktadır: "O geceleyin sizi öldüren (teveffî eden), gündüzün de ne kazandığınızı bilendir." (el-En’âm, 6/60)
Kimisinin iddiasına göre de ifadede bir takdim ve te’hir olup ifadenin takdiri şöyledir:
Seni kendime yükselteceğim, sonra vefat ettireceğim. Yani bundan sonra canını alacağım.
Gerçek şu ki; İsa -Aleyhisselam- canlı olarak yükseltilmiş ve kıyametin kopacağı vakte yakın bir zamanda inecektir. Çünkü bu husustaki hadis sahihtir.
[Bununla şu hadise işaret etmektedir: “Nefsim elinde olana yemin olsun ki Meryem oğlu (İsa)nın aranızda adaletli bir hakem (hakim ve yönetici) olarak ineceği zaman pek yakındır. O zaman haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. Mal o kadar artacak ki kimse onu (sadaka ve zekat olarak) kabul etmeyecektir.”
Bu hadisi Buharî, Mezalim, kesru’s-salib (Fethu’l-Barî, V, 121) Enbiya, nuzulu İsa b. Meryem’de; Müslim, İman, Nuzulu İsa b. Meryem... (Nevevî, II, 548)’de ve Ebu Davud ile Tirmizî rivayet etmişlerdir.]
Yüce ALLAH’ın: "Güzel söz yalnız O’na yükselir" buyruğu ise kulların söz ve amellerinin yüce ALLAH’a yükselmesi hususunda gayet açık bir ifadedir. Kirâmen kâtibin hergün ikindi namazının ve sabah namazının peşinden -şu hadis-i şerif’te de belirtildiği gibi- bunları yüce ALLAH’a yükseltirler: "Geceleyin aranızda kalanlar yukarı çıkarlar. Rableri -en iyi bilen o olduğu halde- onlara Kullarımı ne halde terkettiniz, diye sorar. Onlar da: Rabbimiz biz onlara namaz kılıyorlarken gittik, yine onları namaz kılıyorlarken bırakıp geldik, derler"
[Sahih bir hadis olup, Buharî, Mevakîtu’s-salah, fadlu salati’l-asr (Fethu’l-Barî, II, 33); Bedu’l-Halk, Zikru’l-Melâike ve Tevhid’de; Müslim, Mesâcid, fadlu salata-subhi ve’l-Asri..., Nevevî, V, 138; Nesaî ve Malik, Muvatta’da hadisin baş tarafı da şu şekildedir: “Melekler biri diğerinin arkasında aranızda bulunurlar... ]
Şanı yüce ALLAH’ın Fir’avun’un söylediğini naklettiği: "Ey Hâmân..." buyruğuna gelince, bu Musa -Aleyhisselam-’ın azgın Firavun’a ilahının semada olduğunu haber verdiğine, Firavun’un da kavminin gerçeği görmesini önlemek maksadıyla ona ulaşmanın yollarını aramaya kalkıştığına, bundan dolayı Haman’a kendisi için yüksekçe bir kule yapmasına dair emir verdiğine delildir.
Daha sonra ise: "Doğrusu şu ki ben onu yalancı sanıyorum" demiştir. Yani Musa’nın ilahının semada olduğuna dair vermiş olduğu haberin yalan olduğu kanaatindeyim.
O halde şunu sormak lazım:
Nisbet itibariyle kim Fir’avun’a daha yakın olur? ALLAH’ın yukarıda oluşunu kabul eden bizler mi, yoksa şu Muattıla mı? Hiç şubhesiz Fir’avun, Musa -Aleyhisselam-’ı ilâhının semada oluşu hususunda yalanlamıştır. Onun bu söyledikleri ile bunların söyledikleri aynı şeydir.
"Göktekinin sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz?..." âyetlerine gelince, bu iki âyet-i kerîme yüce ALLAH’ın semada olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bunun, bu ifadelerle kastedilen azab yahut emir ya da melektir diye Muattile’nin yaptığı şekilde yorumlanması caiz değildir. Çünkü burada "kimse" anlamındaki: "men" lafzı kullanılmıştır ki, bu da akıl sahibi varlıklar için kullanılır. [Şeyh İsmail el-Ensarî, burada şu notu düşmektedir: “Şâyet müellif burada “akıl sahibi varlık” yerine “âlim” lafzını kullanmış olsaydı, isabetli olurdu.”]
Bunun melek hakkında yorumlanması ise, bunu gerektiren herhangi bir karine olmaksızın lafzın zahir anlamının dışına çıkartılmasıdır.
Yüce ALLAH’ın: "Semada" buyruğundan ise semanın ALLAH’ın zarfı (içinde bulunan mekân) diye anlaşılması caiz olamaz. Aksine eğer sema ile bu bilinen sema kastedilmiş ise buradaki "fi: ...de, da" "ala: üzerinde" anlamında olur. Yüce ALLAH’ın: "Andolsun ki sizi... hurma dallarında asacağım" (Ta’ha, 20/71) buyruğundaki ("fi: de, da" lafzının "ala: üzerinde" anlamında kullanıldığı) gibidir. Şâyet sema lafzı ile yüksek cihet kastedilmiş ise bu takdirde "fi" edatı gerçek anlamı ile kullanılmış olmaktadır. Çünkü şanı yüce ALLAH yüceliğin en yücesindedir.
Maiyyet (Beraber Oluş) Sıfatı:
"O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş üstüne istivâ edendir. O yere gireni de, ondan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilendir. Nerede olursanız O, sizinle beraberdir. ALLAH yaptıklarınızı çok iyi görendir." (el-Hadid, 57/4);
"Üç kişi fısıldaşmayı versin, muhakkak O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmayıversinler, mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az veya daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet gününde kendilerine yaptıklarını haber verir. Gerçekten ALLAH herşeyi çok iyi bilendir." (el-Mucadele, 58/7);
"Tasalanma şubhe yok ki ALLAH bizimle beraberdir." (et-Tevbe, 9/40);
"Çünkü Ben sizinle beraberim işitir ve görürüm." (Ta-ha, 20/46);
"Çünkü ALLAH sakınanlarla ve daima iyi davrananlarla beraberdir." (en-Nahl, 16/128);
"Bir de sabredin. Şubhesiz ALLAH sabredenlerle beraberdir." (el-Enfal, 8/46);
"Nice az bir topluluk, daha fazla bir topluluğu ALLAH’ın izniyle yenmiştir. ALLAH sabredenlerle berabedir." (el-Bakara, 2/249)"
Yüce ALLAH’ın: "O gökleri ve yeri altı günde yaratan..." buyruğu ile başlayan bu âyet-i kerîmeler yüce ALLAH hakkında maiyyet (beraber oluş) sıfatının sözkonusu olduğunu ihtivâ etmektedir. Bu beraber oluş iki türlüdür:
1- Genel olarak beraber oluş:
Bu bütün mahlukatı kapsar. Şanı yüce ALLAH, ilmi, kudreti kahr-u galebesi ve kuşatıcılığı ile herşeyle beraberdir. Hiçbir şey O’ndan gizli değildir, hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz. İşte âyet-i kerîmede söz konusu edilen beraber oluş budur.
Bu âyet-i kerîmede yüce ALLAH kendi zatı hakkında gökleri ve yeri yaratanın yalnız kendisi olduğunu bildirmektedir. Yani önceden bir tertib ve bir takdire göre altı günde onları var etmiştir. Bundan sonra yarattıklarının işlerini çekip çevirmek ve idare etmek için de Arşının üstüne yükselmiştir. O, arşının üzerinde bulunmakla birlikte ister yüce, ister alt alemden olsun hiçbir şey O’na gizli ve saklı kalmaz. Çünkü O: "Yere gireni de, ondan çıkanı da, gökten ineni de, oraya yükseleni de bilendir."
Şubhesiz ilim ve kudreti herşeyi kuşatan, elbetteki herşeyle beraberdir. Bundan dolayı da: "Nerede olursanız, O sizinle beraberdir. ALLAH yaptıklarınızı çok iyi görendir" diye buyurmaktadır.
"Üç kişi fısıldaşmayıversin..." buyruğu ile yüce ALLAH ilminin kapsamlı olduğunu ve herşeyi kuşattığını, kendi aralarında fısıldaşanların fısıltılarının kendisine gizli ve saklı kalmadığını, her şeye tanık olup herşeyden haberdar olduğunu belirtmektedir. Buradaki "üç kişi fısıldaşmayıversin" buyruğundaki "fısıldaşma"nın üç kişiye izafe edilmesi, sıfatın mevsufuna izafe edilmesi kabilindendir. Yani üç kişi kendi aralarında fısıldaşacak olsalar... demektir.
2- Geri kalan âyet-i kerîmelerde ise:
O’nun rasûlleriyle, dostlarıyla, yardımı, desteklemesi, muhabbeti, tevfıki ve ilhamı ile birlikte oluşunu ifade eden özel bir birlikte oluşu ortaya koymaktadır.
Yüce ALLAH’ın: "Tasalanma. Hiç şubhe yok ki ALLAH bizimle beraberdir" buyruğu Peygamber -SallALLAHu aleyhi ve sellem-’ın Ebu Bekir es-Sıddîk’a mağarada bulundukları sırada söylediği sözü nakletmektedir. Muşrikler Peygamber -SallALLAHu aleyhi ve sellem-’ı takib etmek üzere çıktıklarında, mağaranın ağzına kadar gelmiş ve orayı tutmuşlardı.
Ebu Bekir bunu görünce dehşetle: ALLAH’a yemin olsun ey ALLAH’ın Rasûlü, onlardan herhangi birisi ayağına bakacak olursa, mutlaka bizi görecektir, demişti. Bunun üzerine Rasûlullah -SallALLAHu aleyhi ve sellem- da ona yüce ALLAH’ın burada naklettiği şekilde: "Tasalanma! Hiç şubhe yok ki ALLAH bizimle beraberdir" demişti.
[Sahih bir hadistir. Buhârî, Fedâlu Ashâbi’n-Nebiy, Menâkıbu’l-Mhâcirin’de (Fethu’l-Bârî, VII, 8), Hicretin-Nebiy ile’l-Medine, ve Tefsrû S^reti Berâe (Tevbe) de; Müslim, Fedâlu’s-Sahâbe, Fadlu Ebî Bekr (Nevevî, XV, 158); Tirmizî, Tefsir, bab ve min sûreti’t-Tevbe yakın lafızlarla.]
O halde buradaki beraberlikten kasıt, yardım ve düşmanlardan korumak anlamıyla bir beraberliktir.
Yüce ALLAH’ın: "Çünkü Ben, sizinle beraberim. İşitir ve görürüm" buyruğuna gelince, buna dair açıklamalar daha önceden geçtiği gibi, bunun Musa ve Harun -Aleyhisselam-’a bir hitab olup, Fir’avun’un onları yakalamasından yana korkmamalarını ihtiva ettiği belirtilmiş idi. Çünkü yüce ALLAH yardım ve desteğiyle onlarla birliktedir. Diğer âyet-i kerîmeler de böyledir. Bu âyet-i kerîmelerle yüce ALLAH emir ve nehiyleri hususunda ALLAH’ın gözetimi altında olduklarını bilen, onun hududlarını koruyan takva sahibleri ile her hususta ihsandan ayrılmayan ihsan edicilerle birlikte olduğunu haber vermektedir. İhsan ise her birşeyde kendi durumuna göredir. Mesela ibadette yüce ALLAH’ı görüyormuş gibi ALLAH’a ibadet etmektir. Eğer kişi ALLAH’ı görmüyor ise dahi ALLAH onu görmektedir. Tıpkı Cibril hadisinde geçtiği gibi.
[Kaynakları daha önce “İmanın Altı Esası” başlıında gösterilmiştir.]
Aynı şekilde yüce ALLAH nefsin hoşuna gitmeyen şeylere katlanan, ALLAH yolunda ve ALLAH’ın rızasını isteyerek zorluk ve eziyetlere tahammul eden, ALLAH’a itaat üzere direnen, O’na isyandan uzak durmak ve hükümlerine katlanmak suretiyle sabredenlerle birlikte olduğunu da haber vermektedir.
Arş:
Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem-’ın: "Arş da suyun üzerindedir..." [Bu da zikredilen üçüncü hadistir.] hadisine gelince, bu hadiste hem yüce ALLAH’ın arşının üstünde oluşuna, hem ilminin bütün varlıkları kuşatmasına iman birarada zikredilmektedir. Yakınlığı halinde bile yüce olan, yüceliğinde bile yakın olan ALLAH’ın şanı ne yücedir! O bütün eksikliklerden munezzehtir.
Dördüncü hadise [Basılı nushada “ikinci” diye geçmekte ise de doğrusu bizim kaydettiğimizdir. Basılı nüshada dördüncü hadisin açıklaması üçüncü hadisten önce yer almıştır. Biz ise metinde geçtiği sıraya uygun olarak burada kaydetmeyi uygun gördük.] gelince, bu hadis Rasûlullah -sallALLAHu aleyhi ve sellem-’ın yüce ALLAH’ın yarattıklarının üzerinde olduğunu itiraf eden cariyenin mü’min olduğuna tanıklığını ihtiva etmektedir. İşte bu yüce ALLAH’ın yukarıda oluş (uluvv) sıfatının en büyük sıfatlarından birisi olduğunun delilidir. Çünkü Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem- diğer sıfatlar arasında özellikle onun hakkında soru sormuştur. Yine yüce ALLAH’ın her bakımdan mutlak olan uluvv’üne (yukarda oluşuna) iman etmenin imanın en büyük esaslarından birisi olduğuna da delildir. O’nu inkâr eden bir kimse sahih bir imana sahib olmaktan da yoksun kalır.
ALLAH’ı, Rasûlunden daha iyi bildiği iddiasını ortaya koyarcasına bu sıfatları nefyeden Muattile diye bilinen bu ahmak kimselere hayret doğrusu! Bu hadiste görüldüğü gibi kimi zaman başkasına soru sormak suretiyle, kimi zaman da: Rabbimiz nerede idi? Diye soru soran kimseye bu şekilde cevab vermek suretiyle bizzat ALLAH Rasûlü bu lafzı kullandığı halde, onlar yüce ALLAH’ın "nerede oluşu" ile ilgili bilgileri kabul etmemektedirler.
Beraber Oluş Sıfatı:
Yine Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmaktadır:
"İmanın en faziletlisi nerede olursan ol, ALLAH’ın seninle beraber olduğunu bilmendir."
[Zayıf bir hadistir. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 60’da şöyle demektedir: “Bunu Taberanî, el-Evsat ve el-Kebir’de rivayet etmiştir ve şöyle demiştir: Bu hadisi sadece Osman b. Kesir rivayet etmiştir. Ben derim ki: “Bu şahıstan sika (güvenilir) olmakla ya da cerh etmek suretiyle sözeden kimseyi görmedim.”
Bu hadis Beyhakî, Esma ve’s-Sıfat, s. 541’de yine Osman b. Kesir’in rivayeti ile yer almaktadır. Fakat bu Taberanî, Musnedu’ş-Şamiyyîn, I, 305’den, Osman b. Said b. Kesir’in rivayeti ile zikredilmektedir ki (İbn Hacer) et-Takrib’de onun hakkında: “Sika (güvenilir) âbid bir ravidir” demiştir.
Yine bu hadisin senedinde Osman’dan hadisi rivayet eden Nuaym b. Hammad'da vardır. Bk. el-Hilye, VI, 124; ez-Zehebî, el-Mizan’da onun hakkında şöyle demektedir: Hadisinde nisbeten bir gevşeklik bulunmakla birlikte ileri gelen önderlerdendir.” Hafız İbn Hacer de et-Takrib’de: “Çokça hata eden, doğru sözlü birisidir” demiştir.
el-Elbanî, Daîfu’l-Camî, 1002’de hadisin zayıf olduğunu belirtmektedir.]
Bu hasen bir hadistir.
Bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur:
"Sizden herhangi bir kimse namaza kalktığında yüzünün döndüğü tarafa doğru ve sağına sakın tükürmesin. Çünkü yüce ALLAH onun yüzünü döndüğü taraftadır, ama soluna yahut ta ayağının altına (tükürebilir.)
[Sahih bir hadistir. Farklı lafızlarla: Buharî, Salât, Hakku’l-Buzaki bi’l-yedi, (Fethu’l-Barî, I,507); Sıfetu’s-Salâ ve Edeb bölümlerinde; Müslim, Mesacid, Babu’n-nehyi ani’l-müsaki fi’l-mescid’de (Nevevî, V, 41’de); Malik, Muvatta’da, Ebu Davud ve Nesaî de rivayet etmişlerdir.]
Hadis muttefeku’n-aleyh (Buharî ve Muslim tarafından rivayet edilmiş)'dir.
Bir başka hadisinde şöyle buyurmaktadır:
"Yedi semavatın [ve arzın] [Bu fazlalık ne yazma nüshada, ne de fetvalarda vardır.] Rabbi! Büyük arşın Rabbi olan ALLAH’ım! Bizim Rabbimiz ve herşeyin Rabbi, taneyi ve çekirdeği yaran, Tevrat’ı, İncil’i ve Kur’ân’ı indiren. Ben [nefsimin şerrinden] [Bu da aynı şekildedir.] ve alnından yakaladığın herbir canlının şerrinden sana sığınırım. Sen ilk olansın, senden önce hiçbir şey yoktur. Sen ahirsin, senden sonra da hiçbir şey yoktur. Sen zâhirsin, senin üstünde hiçbir şey yoktur. Sen batınsın, senden öte bir şey yoktur. Benim borcumu öde ve fakirlikten, muhtaçlıktan beni kurtar."
[Bu hadisin kaynakları daha önceden yüce ALLAH’ın evvel, ahir, zahir ve batın olduğuna dair ifadeler açıklanırken geçmiş idi] Muslim’in [rivayeti] [Yazma nüshada “bunu ... rivayet etti” şeklinde olduğu gibi fetvalarda da böyledir.] bu şekildedir.
Yine [ashab-ı kiram] [Yazma nushada: “Onun ashabı” şeklindedir. Fetvalar’da da böyledir.] zikrederlerken seslerini yükselttiklerinde Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ey insanlar, kendinize acıyınız. Çünkü sizler ne sağır olan birisine, ne de gaib (hazır olmayan) birisine dua ediyorsunuz. Sizler herşeyi işiten [herşeyi gören] [Muslim’in rivayetinde olduğu gibi yazmada da bu ifade yoktur. Basılı nüshada ise yer alan Buharî’deki rivayettir.] ve çok yakın olan birisine dua ediyorsunuz. Sizin kendisine dua ettiğiniz sizden herhangi birinize devenizin boynundan bile daha yakındır."
[Hadisin kaynakları daha önceden yüce ALLAH’ın semî’, basar ve ru’yet sıfatları açıklanırken gösterilmişti.]
Hadis muttefekun aleyh (Buharî ve Muslim tarafından rivayet edilmiş)’dir."
Arş’ın Üzerine İstiva Etmek Sıfatı:
"Daha önce sözünü ettiğimiz ALLAH’a ve ALLAH’ın kitabında haber verdiği hususlara iman etmek ile rasûlunden mutevatir olarak nakledilib, ümmetin selefinin icma ile kabul ettiği şanı yüce ALLAH’ın semavatının üzerinde, arşının üstünde, mahlukatına âlî [Bu lâfzı el-Ensarî Dâru’l-iftâ baskısında kayd etmiş ve dediğine göre bu lafzı, el-Akîdetu’l-Vâsitiyye’nin çeşitli nüshalarında da tespit etmiştir. Zuheyr eş-Şâvîş de hazırladığı baskısında bu lafzı tespit etmiştir. Fetâvâdaki şekil de böyle olup; el-Camiatu’l-İslâmiyye, el-İftâ ve Abdullah eş-Şerîf’in talihi ile yapılan Dâru Taybe baskılarında yer alan “bâin: ayrı” kelilmesinin yerine kayd edilmiştir. Yazmada ise bu lafz bulunmamaktadır.] yüce oluşuna iman etmek de sözünü ettiğimiz bu hususların kapsamı içerisine girmektedir. O şanı yüce ALLAH nerede olursa olsunlar, kulları ile birliktedir. Onların neler yapmakta olduklarını bilir. Nitekim bu hususları şu buyruğunda bir arada zikretmiş bulunmaktadır:
"O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arş üstüne istivâ edendir. O yere gireni de, ondan çıkanı da, gökten ineni de, oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız O, sizinle beraberdir. ALLAH yaptıklarınızı çok iyi görendir." (el-Hadid, 57/4)
Yüce ALLAH’ın: "O sizinle beraberdir" buyruğu yaratılmışlar ile karışık ve içiçedir demek değildir. Dil böyle bir anlamayı gerektirmez. [el-Camiatu’l-İslamiyye baskısında: “Bunun yerine: Onu yönlendirmez, tercih etmez” anlamında bir kelime vardır.] [Ayrıca bu ummetin selefinin icma ile kabul ettiğine muhaliftir. Yüce ALLAH’ın mahlukatı üzerinde yaratmış olduğu fıtrada da aykırıdır.]
[Bu fazlalık yazma nüshadan. Bu fazlalık aynı şekilde fetvalarda da yer aldığı gibi eş-Şaviş ile eş-Şerif baskılarında da yer almaktadır. Fakat şerh ile birlikte yapılmış baskıda bulunmamaktadır]
Aksine (mesela) ay ALLAH’ın âyetlerinden ve yarattıklarının en küçüklerinden olan bir âyettir. O semada yerleştirilmiştir. Bununla birlikte o yolcu nereye giderse gitsin, onunla beraberdir, fakat ondan başka bir şeydir.
Şanı yüce ALLAH arşının üstündedir. Mahlukatının üzerinde rakib (gözetleyici)dir. Onların üzerinde egemendir ve onlara muttalidir... ve buna benzer O’nun rububiyetinin diğer hususiyetlerine de sahibtir.
"Yüce ALLAH’ın sözkonusu ettiği arşının üzerinde olması, O’nun bizimle birlikte olması gibi bütün bu hususlar gerçektir ve hakikati üzeredir. Herhangi bir tahrife ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte yalan zanlardan korunması gerekir. Mesela "gökte" (el-Mulk, 67/7) buyruğunun zahiri kabul edilerek semanın onu gölgelediği yahut ta onu taşıdığı söylenemez. Bu ilim ve iman ehlinin icmaı ile batıldır.
"Şubhesiz ALLAH’ın Kürsîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır." (el-Bakara, 2/255)
"İzni ile olması dışında ALLAH gökleri ve yeri zeval bulmasınlar diye (Fâtır, 35/42) ve semada yerin üzerine düşmesin diye tutar. (el-Hacc, 22/65); Göklerin ve yerin emri ile ayakta durması da O’nun âyetlerindendir."
"Sözünü ettiğimiz... imanın kapsamına... da girmektedir" ifadeleriyle müellif yüce ALLAH’ın uluvv (yücelik) ve arşı üzerinde yarattıklarından ayrı olmak üzere istiva ettiğini açıkça söz konusu etmektedir. Nitekim bu hususu yüce ALLAH Kitab-ı Kerîm’inde böylece haber verdiği gibi, rasûlünden gelen haberler de böylece mutevatir olarak gelmiştir. İlim ve iman bakımından bu ümmetin en mükemmelleri olan selef de bu husus üzerinde bu şekilde icma etmişlerdir. Müellif buradaki ifadeleriyle daha önce bu hususta geçmiş açıklamaları pekiştirmekte ve bunları kabul etmeyen Cehmiye, Mutezile ile Eş’arîler’ onlara tabi olanlara karşı tepkisini ağırlaştırmaktadır.
Daha sonra yüce ALLAH’ın arşı üzerinde istiva etmesinin, O’nun yarattığı kulları ile birlikte olup onlara yakın olmasına aykırı düşmediğini açıklamaktadır. Çünkü birlikte oluşun anlamı maddi olarak hissedilen karışık ve birlikte oluş ile yakınlık demek değildir.
O buna semada bulunan ay’ı misal olarak vermektedir. Ay yolcularla ve başkalarıyla nerede olurlarsa olsunlar birliktedir. Bu birlikte oluşu, onun görünmesi ile ışığının ulaşması iledir. Ay’a nisbetle böyle bir şey mümkün olduğuna göre -ki o ALLAH’ın yarattıklarının küçüklerindendir- acaba ilim ve kudreti ile kullarını kuşatmış bulunan, herşeye tanık ve onlara muttali bulunan, sözlerini işiten, durumlarını gören, gizlediklerini ve fısıldaşmalarını bilen, herşeyden haberdar ve latif olan hakkında böyle bir şey caiz olmaz mı? Semavatıyla, arzı ile arştan ferşe kadar kainatın tümü yüce ALLAH’ın önündedir. Bunların durumu adeta bizden herhangi birimizin elindeki yuvarlak bir taş gibidir.
[İbn Abbas -radiyALLAHu anh-’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Yedi sema ile yedi arz ile onların içindekilerle, onların aralarında bulunanlar Rahman’ın elinde ancak sizden herhangi birinizin elinde bulunan bir hardal tohumunu andırırlar.” Şerhu’t-Tahâviye, s. 281.]
Acaba bu durumda olan kimsenin hakkında: O, arşının üzerinde, kullarından ayrı ve kullarının üstünde olmakla birlikte yarattıklarıyla birliktedir, denilmesi mümkün olmaz mı?
Elbetteki mümkündür. Şanı yüce ALLAH’ın yüceliğine, kullarıyla beraber oluşuna iman etmek gerektiği gibi; bütün bunlar yanlış anlaşılma sözkonusu olmaksızın yahut doğru olmayan anlamlara çekilmeksizin gerçek şekliyle haktır. Yüce ALLAH’ın: "O sizinle beraberdir" buyruğundan Hulûliye [Hululiye: Yüce ALLAH muayyen birtakım şahısların içine hulûl etmiştir, diyen kimselerdir. Yüce ALLAH onların söylediklerinden munezzehtir. Bunlar Muşebbihe’nin gulât’ı (aşırı gidenleri)dirler]’nin iddia ettiği şekilde karışıklık ve iç içe oluş birlikteliğinin anlaşılması yahut ta "(O) semadadır" buyruğundan semanın O’nu kuşatan ve O’nu içine alan bir zarf olduğu manasının çıkartılması, bu yanlış yorum ve kötü anlayışlara bir örnektir. O’nun kursîsi bütün gökleri ve arzı kuşatmış iken böyle bir anlayış nasıl doğru olabilir! İzni ile olması hali dışında semayı arzın üzerine düşmesin diye tutan O iken, bu anlayış nasıl doğru olabilir?
Vehmedenlerin vehminin hakkında doğruya ulaşamadığı, âlemlerin kavrayışının kendisini idrâk edemediği o yüce zat, her türlü eksiklikten münezzehtir
"Bu türden bir örnek Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem-’ın şu buyruğu gösterilebilir:
"Rabbimiz her gece, gecenin son üçte biri geriye kaldığında dünya semasına iner ve: "Yok mu bana dua eden, duasını kabul edeyim. Yok mu benden istekte bulunan, ona vereyim. Yok mu benden mağfiret dileyen ona mağfiret edeyim", der.
Hadisi Buharî ve Muslim rivayet etmiştir.
[Buharî, Tevhid, Kavlullahi Teala: Yurîdune en yubeddilu... (Fethu’l-Bârî, XIII, 464); Teheccud, ed-Duau ve’s-Sâlâtu fi Ahiri’l-Leyl (Fethu’l-Barî, III, 29), Deâvat, ed-Duau Nisfe’l-Leyl; Müslim, Salatu’l-Musafirin, et-Terğibu fi’d-Dua (Nevevî, VI, 282)’de rivayet ettikleri gibi Malik, Muvatta’da, Tirmizî ve Ebu Davud da rivayet etmişlerdir.]
Yukarıda ve Üstte Oluş:
Yine Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem- hasta olanın rukye (okumak suretiyle) tedavisi hakkında şöyle buyurmuştur:
"Ey semada olan Rabbimiz ALLAH, ismin pak ve munezzehtir. Emrin hem semada, hem yerde geçerlidir. Nasıl ki semada rahmetin varsa, yeryüzünde de rahmetini ihsan et. Günahımızı bağışla, hatalarımızı bağışla. Sen iyilerin Rabbisin. Rahmetinden bir rahmet, şifandan bir şifayı bu ağrıya indir.
[156] [O vakit bu hasta iyileşir.]"
[Yazma nushada bu ifade yok.] [Hasen bir hadistir.][Yazma nushada yok.] Bu hadisi Ebu Davud [ve başkaları] [Yazma nushada yok.] rivayet etmiştir.
Yine Peygamber şöyle buyurmaktadır:
"Semada bulunanın emini olduğum halde bana güvenmez misiniz?"
[Sahih bir hadistir. Buharî, Meğazî, Ba’su Aliyyin ve Halidin ile’l-Yemen (Fethu’l-Barî VIII, 67); Müslim, Zekat, Zikru’l-Havarici ve Sıfatihi, (Nevevî, VII, 168) de rivayet edilmiştir]
[Sahih bir hadistir.] [Yazma nüshada: “Sahih bir hadistir” ifadesi yerinde: “Bunu Buharî ve başkaları rivayet etmiştir” denilmektedir.]
Yine Peygamber şöyle buyurmaktadır:
"Ve arş [suyun] [El yazması nüshada “su” yerine “bu” anlamındaki lafız kullanılmıştır.] üstündedir. ALLAH da arşın üstündedir ve O sizin neyin üzerinde (halinizin ne olduğunu) bilir."
[Hadis mevkuf olarak sahihtir. Bu lafızla merfu olarak tesbit edemedim. İbn Mes’ud’a mevkuf bir rivayet olarak tesbit edebildim. Şu lafızla merfu hükmündedir: “Arş suyun üzerindedir. ALLAH arşın üzerindedir. Amellerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz.”
ez-Zehebî, el-Uluvv’de: “İsnadı sahihtir” demiştir. el-Elbanîde onunla aynı kanaati paylaşmıştır.
Bk. Muhtasaru’l-Uluvv, s. 103; İbn Huzeyme, et-Tevhid, I, 243; ed-Darimî, er-Reddu ale’l-Cehmiyye, Tahkik: Bedr el-Bedr s. 46.
Ebu Davud’un, Sünen’inde, (Avnu’l-Ma’bud, XIII, 14’de) şu lafız ile yer almaktadır: “Muhakkak ALLAH arşının üzerindedir. Arşı da semavatının üzerindedir.”] [Hasen bir hadistir. Bunu Ebu Davud ve başkaları rivayet etmiştir.][1“Bunu Ebu Davud, Tirmizi ve başkaları rivayet etmiştir” denilmekte ve orada: “Hasen bir hadistir” ifadesi bulunmamaktadır. ]
Yine Peygamber cariye’ye:
"ALLAH nerede?" diye sormuş,
o: Semadadır, diye cevap vermiş.
Bu sefer: "Ben kimim?" diye sormuş,
yine cariye: Sen ALLAH’ın Rasûlusün deyince,
Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem-: "Sen bunu azad et, çünkü o mu’min birisidir." demiştir.
[Sahih bir hadistir. Muslim, Mesacid, Tahrimu’l-Kelamî fi’s-Salah, (Nevevî, V, 25); ayrıca Malik, Ebu Davud ve Nesaî de rivayet etmişlerdir.]
Bu hadisi de Muslim rivayet etmiştir.
Peygamber efendimizin: "Ey semada olan Rabbimiz ALLAH..." diye başlayan ilk hadisi ile [ikinci hadisi] [İfadeler arasında yerleştirilmesi gereken bir fazlalıktır.] yüce ALLAH’ın uluvv ile fevkıyyeti (yani yukarıda ve üstte oluşu) hususunda açık ifadeler taşımaktadır. O bakımdan bu yüce ALLAH’ın: "Gökte olanın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz?" (el-Mulk, 67/16) buyruğuna benzemektedir.
Daha önceden şöyle demiştik:
Bu nasslardan kasıt semada yüce ALLAH’ı ihtiva eden bir zarfın bulunduğunu anlatmak değildir. Aksine: "fi: ...de, da" birçok ilim ehli ve dil bilginlerinin söyledikleri gibi "ala: üzerinde, ...e, a" anlamındadır ve birçok yerde "fi" edatı "alâ" anlamında da kullanılmaktadır.
Yüce ALLAH’ın: "Ve andolsun hurma dallarına asacağım." (Tâ-hâ, 20/71) buyruğunda olduğu gibi; yahut ta semadan kasıt üst cihettir. Her iki anlama göre de bu buyruklar yüce ALLAH’ın yarattıklarının üstünde oluşuna dair açık bir nass teşkil etmektedir.
Sözü geçen rukye (okumak yoluyla hastaya şifa talebinde bulunmak, tedavi etmek) hadisinde rububiyeti, uluhiyeti, isminin takdisi, yarattıklarının üstünde oluşu, şer’î ve kaderî emrinin umumi oluşu belirtilerek O’na senada bulunulmak suretiyle tevessülde bulunulmaktadır. Daha sonra da bütün semavattakileri kuşatan rahmeti vesile olarak zikredilip yeryüzünde bulunanlara da bu rahmetinden bir pay ayırması istenmektedir. Arkasından büyük ve küçük günahların bağışlanması için yalvarılmaktadır. Sonra da yüce ALLAH’ın kulları arasından hoş ve temiz kimseler olan peygamberler ile onlara tabi olanlar hakkındaki özel anlamıyla rububiyeti vesile kılınmaktadır. Bu rububiyetinin eserleri arasında ise onları din ve dünyanın gizli ve açık nimetlerine garketmiş olmasıdır.
Yüce ALLAH’a bu çeşitli vesileler ile yapılan bir duanın hemen hemen reddi söz konusu olmaz. Bundan dolayı Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem- bu duadan sonra ne kadar hastalık varsa, mutlaka ortadan sildiği ALLAH’ın şifasını istemek için dua etmiş bulunmaktadır. Bu duasında da yüce ALLAH’tan başkasına yalvarmak söz konusu değildir. Bu duada ALLAH’tan başkasına yapılan herhangi bir yalvarıp yakarma yoktur.
Birtakım zatlarla, şahıslarla, filanın hakkı, filanın yüzü suyu hürmeti ve buna benzer ifadeler ile vesileler kılan, aracılar koyan, kabir abidleri acaba bunun farkına varırlar mı?
EL-AKÎDETÜ'L-VASITIYYE VE ŞERHİ
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
